Welcome to Edebi Medeniyet : Ebedi Medeniyet   Hoparlörü tıklayıp seçtiğiniz alanı dinleyebilirsiniz Welcome to Edebi Medeniyet : Ebedi Medeniyet Powered By GSpeech
Edebi Medeniyet 
Ebedi Medeniyet
Prof.DR. Hilmi ÖZDEN">
(Okuma süresi: 18 - 36 dakika)
Bunu okudun 0%

hilmi ozden2104

hilmi ozden2104
“Turgay YILDIZ’a Saygı ve Dostlukla” 

 GÜLMENİN TARİHİ

Başlangıçta Gülme vardı. Yaklaşık olarak İÖ üçüncü yüzyılda yazılmış simya konusundaki bir Mısır papirüsüne göre dünya böyle oluşmuştur. Tanrı, ne zaman bir Eski Mısırlı gülse, kendiliğinden havayı temizliyor, neşeyle dünyayı yeniden yaratıyordu.[1] Yahudiler ve Hıristiyanlar da Tanrı'nın soluğunu kutsal sayarlar, ama Tanrı'ya bir ağırbaşlılık havası egemendir. Yahudi geleneğinde, Tanrı bir avuç toprağa soluğunu üfler ve Âdem'e can verir. Ne var ki, Âdem yasak meyveden tadabilmek uğruna Tanrı'ya itaatsizlik ettikten sonra. Tanrı onu en zayıf noktasından cezalandırıp soluğuna bir sınırlama getirir. Tanrı Yahudilere yaşamlarının sonunda soluklarını (ruach) ona geri vermelerini buyurur. Soluk, gelişimizle gidişimizi belirler; bir soluk alışla dünyaya gelir, bir soluk verişle dünyadan ayrılırız. Bu değerli armağanın geri verilmesiyle, yaşam çemberi sürekli olarak döner, sonsuz bilgeliğiyle Tanrı'nın her zaman son gülen olmasını sağlar.[2]

Soluk, yaşamın temel mucizesidir. Bedende doloşan bu mucizeye çok çeşitli adlar verilmiştir: Pıahna, spıritus, ruurh, afflatus. pneuma, anima. Ama adı ne olursa olsun, soluk her zaman kutsal sayılmıştır. Bütün uygarlık havanın içinden çıka gelirler. Canlının yaşamı ciğerlerimizi dolduran, bu son derece yoğunluksuz, görünmez gaza bağlıdır. Hava olmadan, gülme de olmaz elbette. Bu yüzden, gülmenin tarihi son derece soyut, elle tutulmaz bir düzeyde sorgulamayı gerektirir, bu kitabın görevi de evrendeki en bol, görünmez, elle tutulmaz öğenin izinin sürülmesini gerektirir: Hava. Üstelik gülmenin havası kendine özgü olduğu için, sorun daha da girift bir hal alır.[3] Birçoğumuz bu gazsı maddeyi lise kimya derslerimizden biliriz. Bilim, tıpkı diğer her element gibi soluduğumuz havayı da yakalayıp elementler cetvelinde bir yere oturtmuş, ona kesin bir atom ağırlığı vermiştir. Sapasağlam oturtulduğu yerinde bir kimyasal simgeye (O2) indirgenmiş, adına da oksijen -asitleştirici- denmiştir. Organik madde çürüdüğünde, oksijen molekülleri serbest kalır; sanki bitkinin ya da hayvanın ruhu birden esaretten kurtulmuş, yeniden atmosfer çevresinde dolaşacak serbestliğe kavuşmuş gibi. Ama gülme, ciğerlerimizi doldurup tüketen sıradan havayla aynı kategoride sınıflandırılmayacak kadar yüce bir şeydir. Gülmenin tarihinde, yaşamın temel mucizesi soluk değildir; soluk yalnızca teşvik edici unsurdur. Batı'nın İsa'dan önce üçüncü-dördüncü yüzyıla uzanan en eski felsefe metinlerinde, her bebeğin doğumundan kısa bir süre sonra yararlandığı başka, daha yaşamsal bir havadan söz edilir. Bu hava, Eski Mısırlı Yaradanın soluğuna çok benzer.[4]

İşte bu havayı yakalayamamıştır bilim. O, oksijene benzemez. Tek bir tanıma sığdırılamayacak kadar kestirilemez nitelikteki, herhangi bir kimyasal simgeye indirgenemeyecek kadar başına buyruk bu havanın O2yle ilişkisi, suyun H2O'yla ilişkisi gibidir. Süzülmesi ya da arıtılması, denetim altına alınması, hatla kirletilmesi olanaksızdır. Meleklerle cadılar hu tür havada dolaşırlar; haleler bu havada ışıldar; ruh gölgeleri bu hava içinden ürpertici bir ışıltı saçar. Her ne kadar bu hava "Tanrı'nın soluğu"nun eşdeğeri gibi görünebilirse de, Eski Yunan ve Roma'da yaşamı hızlandırmaktan, hatta yaşamı sürdürmekten tamamıyla farklı bir işlevi yerine getirir. Bu hava yaşama ruh katar. Olympos tanrılarının bir armağanı olan bu hava, Aristoteles gibi antikçağ felsefecilerini yeni bir kategori oluşturmaya yönlendirmiştir - insanları öteki bütün hayvanlardan ayırmayı sağlayacak yeni bir kategoridir bu. Dahası bu hava, kişinin ruhunu harekete geçiren şey olduğu için, insanın varoluşu ile varlığı arasındaki ayrımı da belirlemiştir.[5] Tarih boyunca ve çok farklı kültürlerde, bebekler hayata geldiklerini ağlayarak bildirirler. Ama antikçağ dünyasında, bebek soluk almaya başladığını bir başka yolla da, harika bir yöntemle de dile getirir: Gülerek. Bu daha heyecan verici, daha sıcak, kahkaha yüklü hava, bebeğin ruhunu gülme havasıyla doldurarak her bebeği mucizevi bir yolla bir insana dönüştürür. Person / kişi sözcüğünün (Latince per-sonare) anlamı da "ses vermek" değil midir? Yaşama kahkaha sesinden daha uygun ne olabilir? Gülme yoluyla, can canlanır. Bu yüzden, yalın gülme edimi anlamla yüklü hale gelir, çünkü antikçağ dünyasında bu, her kişinin ruhsal yolculuğunun başlangıcını gösterir. Yahudi-Hıristiyan soluğundan farklı olarak, bu kahkaha yüklü hava, insanın bu dünyadan ötekine utkulu geçişini muştulayan tanrıların bir armağanıdır. Örneğin, kişinin dünyevi varoluştan kurtuluşunu betimleyen tanrılaşma edebiyatında, kişi öldüğünde, ruh bu kahkaha yüklü havanın kaldırmasıyla yukarı yükselir. Ruh gökkürenin sekizinci ya da dokuzuncu katına -ruhun geleneksel barınağı, yurdu- ulaştığında, aşağıya yeryüzüne bakar ve bedenden arınmış bilinçli bir gülüşle bütün dünyevi acıları yerli yerine oturtur. Özellikle, yolcu ta aşağılarda acınacak halde uzanan cesedine güler; gülüşü yeni kazanılmış bir özgürlüğün habercisidir.  Cicero'ya göre, ister ateşten, ister havadan oluşmuş olsun -bu ikisi de gülmeyle birebir bağdaşan şeylerdir- ruhun özü tanrısaldır ve olabildiğince çabuk cennetteki yurduna, "cennetin mutluluğu"na dönmeyi arzular. Orada, öylesine özlemini çektiği o kendine özgü hava içindeki yerini alır: "Hiçbir hız, ruhun hızına erişemez. Ölümden sonra bozulmadan varlığını sürdürürse… zorunlu olarak öyle hızlı taşınır ki, bulut, fırtına ve rüzgârların toplandığı bu havalar atmosferini yırtıp geçer… Ruh bu yolu geçip kendininkine benzer bir töze ulaşıp onu tanıdığında, seyrek havadan oluşmuş ateşler ve güneşin değişime uğramış ışıltısı arasında durur ve artık daha yükseğe çıkmaz" (De oratore 2). Cicero'nun "bulut, fırtına ve rüzgârlar"!, belli bir gülüşe yol açan dünya uğraşları atmosferi olarak yorumlanabilir. Oysa ruhsal sakinlik adını verebileceğimiz "seyrek hava ve değişime uğramış ışıltı", daha yüksek, daha tatmin edici bir gülüşe -Olymposlulara özgü bir gülüşe- yol açar. Tensel varoluşun tarihini topraktan gelip toprağa gittiğimiz bir yolculuk olarak betimleyebilirsek, ruh da havadan havaya ya da ateşten ateşe yolculuk eder.[6]

Bebeğin ilk gülüşü kısa sürede kendini gösterir: Antikçağ kaynakları doğumu izleyen dördüncü ya da kırkıncı günden söz etmektedir. Gülüşün tam hangi gün belirdiği son derece önemliydi, çünkü o an bebeğin yaşamını sonsuza dek ruhla dolduruyordu. Aristoteles'e göre bu an insanlar ile öteki hayvanlar arasında son derece köklü bir ayrımın oluşmasını sağlıyordu; bu yüzden, Aristoteles insanın özünü tanımlamak için gülme ânından yararlanıp insanı animal ridens ("gülen hayvan") olarak adlandırdı. Hayvanlar âlemindeki bütün canlılar arasında bir tek insan bu kayda değer yetiye sahiptir: Gülmek. Sonuçta, dil ve gülme dışında bizi öteki hayvanlardan ayıran pek az şey var. Ne var ki, antikçağlılara göre insanlar-biricik, ruhsal yaşamını veren şey yalnızca gülmedir. Her kişi silinmez bir ölümsüzlük izi bırakan şey salt soluktan çok, bu kah kaha yüklü havadır. Demek ki "Batı" uygarlığı adını verdiğimiz uygarlığın başlangıcında, insanların tanrısal aracılığa gereksinmeleri yoktur. Varlık kazanmaları gülme yoluyla olur. Ömürlerinin sonunda, gülerek yükselirler göğe.  Ne var ki, bu gülme armağanının tanrılardan geldiğini unutmamalıyız - yürekten kahkahalar atıp, kahkahaların tadını çıkaran, o yüzden aşağıda didinip duran çaresiz ölümlülere cömertçe gülmeyi bağışlayan tanrılardan. (Eski Ahit'te bile, neşe dolu kahkahayı bir armağan olarak -üstelik az bulunur bir armağan olarak- yalnızca Yahve verebilir Yahudi halkına.) Ne muzırdır şu Yunan tanrıları. Öylesine sık gülerler, öylesine alaycı gülerler ki, birçok Yunan-Roma uzmanı onların bu davranışı karşısında şaşırıp kaldığını dile getirmiştir. C. M. Bowra bu tutumu o kadar itici bulmuştur ki, bir kuram geliştirip başından savmak zorunda kalmıştır. Bowra'ya göre tanrıların gülüşü "bir şüpheciliğin değil bir inancın göstergesidir; öylesine kendinden emin bir inançtır ki bu, inandığı şeyle alay etmekten çekinmez."[7]

Hahhahha tanrıların aklından geçenlerin ancak cılız bir temsilcisi olabilir. Her şeyden önce, hahhahha yalnızca bir soluk vermeyi gösterir. Oysa kahkaha uzun bir aha'lar -hızlı soluk alış, ya da yogacıların deyişiyle hızlı ateş alış- dizisine daha yakındır. Bir yazarın kendi sesini bulduğunu söylediğimizde, normal bir soluk türüne gönderme yaparız - soluk alıp verme. Ama bir şiirin büyüleyici olduğunu söylediğimizde, daha tanrısal, daha ateşli bir şeyleri kastederiz; şairin olağanüstü bir tempo yakaladığını, enthusiasmous"un, "tanrısal bir gücün" bedenini sardığını ve şiirin kahkahanın oyunbaz gücüyle patlayıp ortaya çıkarak duyan herkese neşeyle esin verdiğini söylemek isteriz. Gülme, o kadar temel, evrensel ve yararlı bir tepkidir ki. Her hangi bir yerde ya da herhangi bir zamanda gülmeyen bir insan topluluğunu düşünebilmek güçtür. Günlük dilde bir insanın "mizah duygusundan söz eder, gülmenin ne kadar temel bir edim olduğunu kabul ederek onu geleneksel beş duyunun yanına yerleştiririz. On dokuzuncu yüzyılın kendinden menkul insanbilimcilerinden B. F. Hartshorne bu konuda farklı düşünüyordu. Fortnightly Review dergisinin Mart 1879 sayısında çıkan ve Seylan'daki [Sri Lanka] Vedda’lardan söz ettiği bir yazısında, Hartshorne şu şaşırtıcı sonuca varıyordu: "Akla gelebilecek her tür güldürme girişimimiz boşa çıktı. Hiç mi gülmediklerini sorduğumuzda, 'Yo, gülecek ne var?' karşılığını verdiler."[8]

Hemen bir şeylerden kuşkulanıyor okur. Veddalar, bu aralarındaki tuhaf bilim adamına bir oyun oynamış, ona şaka etmiş olsalar gerek, çünkü vardığı sonuçlar belirgin bir naiflik içeriyor. Belki de o kendilerini gözlediği anlarda gülmemiş; o adadan ayrıldığında, adamcağızın gözünü (görmeyen gözünü) boyadıkları için neşeyle kahkahalar atmışlardır. Belki de Veddalar için gülme kişisel bir meseleydi, yabancıların önünde yapılması tabu olan bir etkinlikti. Veddaların ağırbaşlı tepkisini açıklayacak bir şey mutlaka vardır, çünkü asık yüzlü, ciddi insanları aklımızda canlandırmak o kadar zor değilse de, hiç gülmeyen bir insan topluluğu düşünmek son derece güç (hatta imkânsız) geliyor insana. Elbette, herkes bir şeye güler, çünkü gülme, Aristoteles'in haklı olarak öne sürdüğü gibi, tipik bir insani etkinliktir. Bu görüşü şu tarihsel kurgular -Neandertaller- üzerinde sınayalım. İlk Homo sapiens acaba neye gülmüş olabilir? Hiç kuşku yok ki, kaynana fıkraları anlatmıyor, espriler patlatmıyorlardı. Ama bu tarihöncesi varlıkların birbirlerinin hatalarına güldüklerini düşünebiliriz pekâlâ. Abartılı bir örnek vermek gerekirse, bir mağara adamının ayağı mastodon halının ucuna takılır, bütün kabileyi kahkahalara boğar. Daha sonra, sakar Neandertal ne zaman öteki kabile üyelerinin yanından geçse, hu Pöstekilerden Kayan'ı hatırlayıp gene gülerler."[9]

Birçok gülüşün kökeni bu Neandertal örneğindeki gibidir: Ani bir beden ya da dil sürçmesinin yol açtığı beklenmedik, anlık şaşkınlık, bunun birçok nedenden ötürü bizi eğlendirmesi.'' İlk olarak, tökezleyen ya da kekeleyen kişi, olağan olanı yepyeni bir yolla göstererek (yeniden sunarak) bizi şaşırtır. Tökezleyen kişi, yürümenin gramerini görmemizi sağlar, tıpkı kekemenin konuşmanın gramerini görmemizi sağladığı gibi. Bir bakıma, ikisi de günlük hayatta birer veri olarak aldığımız şeyleri elimizden çekip ah verirler. Ani bir kopuşla, tökezleyen kişi günlük etkinliğin akışını kesintiye uğratır. Bir anda, yürüme gibi basit bir hareketin bile aslını görmemizi -attığımız her adımla düştüğümüzü ve toparlandığımızı-sağlar. Felsefeci Henri Bergson hareketlerimizin sürekliliğindeki bu kopuşu "dikkatli bir uyum yeteneği, canlı bir çeviklik gerekirken, mekanik bir katılığın görülmesi"" olarak tanımlar. Bergson'un kuramı şu görüşe dayanır: İnsanlardan özellikle yürümeyle ilgili bu tür edimlerde yumuşak hareketlerin sürekli bir akışını bekleriz; bu yüzden bir insan tökezlediğinde, elinde olmadan sendelediğinde, hatta düştüğünde, onun şaşırtıcı "katılığı'na -esneklik vaadini hemen, hatta otomatik olarak yerine getirmedeki beceriksizliğine-güleriz. Ne kadar tuhaf görünür gözümüze o insan, ne kadar saçma derecesinde mekaniktir.[10] Bergson, sezgi (intuition) yöntemiyle, daha çok güldürülerdeki (komedilerdeki) ve gülmeceli sahne oyunlarındaki gülme olgularını inceleyerek, bunlardan, gülme nedenleri üzerinde bitakım kuramlar çıkarmıştır. Bergson, gülmeyi anlamak için, gülmenin toplumsal görevlerini, işlevlerini arama yolunu seçmiştir. Şöyle ki: Bir ulusun güldüğü şeyler o ulusun sosyopsikolojik bitakım olaylarıdır ki, bunlar bir yaşam gibi doğar ve sezilemeyecek derecelerde değişmelere uğrayarak gelişir ve olgunlaşır. Bu yüzden hangi alanda olursa olsun, gülme olaylarından hiçbirisine boş verilemez ve hepsi de yaşayan bir canlılık birliği gösterir. İnsanların karakterlerini nasıl kendileriyle geçirilen uzun bir arkadaşlıktan sonra anlayabiliyorsak, gülme eylemiyle de ta başlangıçlarından beri birlikte yaşamak gerekir. Çünkü gülmek, toplumsal yaşamda gelişen ve onunla birlikte oluşan bir psikolojik yaşamdır. Bu bakımdan gülmenin toplum içinde bir canlı görevi vardır. Öyleyse gülmeyi anlamak, ancak bu görevi incelemek ve betimlemekle olabilir. Hiç kuşkusuz aklın ve duyguların nasıl bir mantığı varsa, bütün toplum bireylerini güldüren şeylerin de kendilerine özgü bir mantığı ve usa uygunluğu vardır. Bunları ortaya çıkarmakla hem insanın, hem de gülmelerin niteliği biraz daha yakından, biraz daha derinden anlaşılacaktır.[11] Bergson'a göre, insandan başka gülünç hiçbir varlık, hiçbir yaratık yoktur; doğa güzel ya da çirkin olabilir; ama gülünç olamaz. Bir hayvana gülmemiz, o hayvanda insan durumu, insan davranışı, insana benzerlik görmemizdendir. Bu yüzden çocukları sirklerde güldürmek ereğiyle hayvanları gülünçleştirmek için insan kılığına sokar, onlara insan giysisi giydirir, insanların yaptıkları şeyleri yaptırırlar. Kışın çocukların yaptıkları kardan adam, insanın benzeri olduğu için bir güldürü kahramanı olur. Karnaval maskeleri, mağazaların camekânlarında durdukça bize gülünç gelmezken, o maskeleri insanlar yüzlerine geçirince gülünç olurlar. Demek, gördüğümüz bir ayıya güldüğümüzü sanırken, gerçekte ayıda insanı görüp, onu kendimize benzettiğimizden, kendi kendimize gülmekteyiz. Bir hayvan ayağı kayıp düşse bize gülünç gelmezken, bir insan ayağı kayıp düşünce güleriz. Demek ki, insan güler ve insan yalnız, insana güler; insandan başka bir şeye gülmüşse, onda insana benzerlik gördüğü için gülmüştür. Gülen de, gülünen de, güldüren de hep insandır.[12]

Bergson'a göre, insanın gülebilmesi için, o anda duygusuz ve coşkusuz olması gerekir. İnsanın duygulanma ya da coşkulanma sırasında, onu güldürmek için gülmecenin hiçbir etkisi olamaz. Büyük bir acıma ya da sevgi duygusu içindeyken gülebilmek olanaksızdır. Gülebilmek için, hiç olmazsa bir an olsun duygululuktan ve coşkululuktan uzak kalmak gerekir. Duygu ve coşku, gülmenin düşmanıdır. Gülebilmek, güldürebilmek için kesinlikle zekânın uyanık bulunması gerekir. Zekâ, yalnız başına gülemez; gülebilmek için, uyanık bulunan zekânın, başka zekâlara değinmesi gerekir. Yalnız başına gülmek olanaksız olduğundan, böylelerine "Deli misin, yalnız başına gülüyorsun!" denilir. Örneğin bir gülmece hikâyesini okurlarken kendi kendilerine gülenler, yalnız başlarına gülüyor sayılmazlar; çünkü uyanık olan zekâları hikâyedeki kahramanlarla -yani gülmece yazarıyla- değiniyor, demektir. Güldürüleri ve gülmeceli sahne oyunlarını inceleyerek, gülmenin görevlerini araştırarak gülme kuramları koyan Bergson bu konuyu şöyle özetlemektedir: "Özetleyin komik dediğimiz şeyler, insanların bir araya toplanarak bütün dikkatlerini içlerinden birine çevirmelerinden, hem de duygu ve coşkularını susturarak yalnız zekâlarını işletmelerinden doğuyor."[13]

Ağlamayla gülmenin henüz birbirinden ayrılmadığı bir zamanı, henüz duygu ve heyecanlarımızı net kategorilere ayırıp uygarlaştırmaya haşlamadığımız bir zamanı, bebeklerin gülmek için kırkıncı, hatta dördüncü günü beklemelerini gerektirmeyecek kadar uzak bir zamanı. O zaman bebekler dünyaya ağlayarak ve gülerek geliyorlardı.[14] Dile ilişkin bulgular bu iddiayı desteklemektedir. Bazı dil tarihçileri, örneğin Roots of English (İngilizcenin Kökleri) adlı kitabında Roger Claiborne, gülmeyi Hint-Avrupa KLEG- köküne bağlar; bu kök hem "bağırma", hem "ses" anlamına gelir ve Claiborne'a göre Germen lauch ("yüksek sesli bağırma") sözcüğünün kaynağı da budur. Benzeri biçimde, Claiborne'a göre, SKEI- "dilimlemek" kökünden gelen gözyaşı dökme (İng. shed) ifadesi, gözyaşlarının daha büyük, daha bütünlüklü bir bütünden "kesilmesi", "ayrılması" ya da "koparıp alınması" gerektiği anlamını taşır, tıpkı bir duygu boşalmasını kahkahaya boğulmak (İng. hreak into laughter, sözcüğü sözcüğüne: "kahkahaya ayrılmak/bölünmek") ifadesiyle dile getirdiğimiz gibi. İngilizce tear sözcüğünün de kâğıt üstünde bir anlam belirsizliği içerdiğini unutmamak gerekir: Bu sözcük hem kumaştaki yırtık, hem de gözyaşı anlamına gelir. Aslında, gülmeyle ağlama ikiz kardeştir, ikisi de tek yoğun histen doğmuştur; bu yoğunluk da, yapay kategori ve ayrımları eşzamanlı gülme-ağlama duygusunun çözeltisi içinde eritir. Tarihsel olarak, mutluluk ve üzüntü her zaman birbirinin zıddı olarak algılanmamıştır. Paradokslar düşkünü Giordano Bruno, insani tepkilerin en temeli olarak bu duyguların örtüşmesini görmüş ve bunu kişisel özdeyişinde dile getirmiştir: "In hilaritas tristis, in tristitia hilaris" (Sevinçteki üzüntü, üzüntüdeki sevinç). Bruno'ya göre, her kahkahada gözyaşlarının izi vardır ve her ağlama da bir parça zevki içinde gizler. Zor anlarda bile, mesela birisinin ölümüne ağladığımızda, kendi hayatımızın esirgenmiş olmasından duyduğumuz keyifli bir rahatlama payı tanırız kendimize.[15] Antropologlar sözlü kültürlerdeki gülme-ağlama ilişkisini, Çin figürü yin-yang'ı andıran bir şeye benzetmişlerdir. Yin-yang figürünü biliriz: İç içe geçmiş biri siyah, biri beyaz iki gözyaşı. Biri yere düşüyormuş, öteki yukarı çıkıyormuş gibi görünen iki gözyaşı, bir daire oluşturacak şekilde bütünleşir; bunları birbiri çevresinde dönen parçalar olarak da, birbirine sıkı sıkıya tutunmuş parçalar olarak da düşünebiliriz. Her iki durumda da, figürün bir bütün olarak başlangıcı ya da sonu yoktur. İlksel sözlü kültür dünyasında, bütün olaylar birbiriyle bağlantılı gibidir ve sürüp giden bir çevrimin parçası olarak gelişirler. Hiçbir şey bir başka şeyin doğrudan zıddı değildir. Gerçek kutupsal zıtlıklar okuryazarlıkla ortaya çıkar. Okuryazar insanlar gözyaşlarını üzüntü ve hüzün için koruyacak şekilde toplumsallaşmalardır - okuryazar haline gelmişlerdir. Okuryazarlıkla birlikte net kategoriler ve kesin tanımlar ortaya çıkar. Okuryazarlık çok fazla anlam belirsizliğine tahammül gösteremez. Örnek olarak Zen'e dönmek gerekirse, bir Zen koanının önerdiği türden zıt kavramları akılda tutabilme yetisi sözlü kültür dünyasına özgü bir niteliktir. Zen ustası sorar: "Çarpan bir elin sesi nedir?" Öğrenci, anlamına ulaşmak için soruya sık sık geri dönerek, bir kâğıt üzerinde, yakın çözümleme yoluyla düşünmez. Bunun yerine, başkalarından uzak bir yere çekilir, çözümü aklında canlandırmaya çalışır ya da anlam belirsizliğinin özünde tatmin ve rahatlık bulur. Okuryazarlık öncesi dönemlerin bir kalıntısı olarak, bize çözümsüz duygusal bir paradoks gibi görünen şey -aynı anda hem mutlu, hem hüzünlü olmak-acı-tatlı gözyaşlarımızın sularında çözüm ve akışkanlık bulur.  Modern bilince insanın bir eliyle karnını ovuştururken bir eliyle başına vurması kadar doğadışı ve rahatsız edici gelen, Platon'un nitelendirmesiyle "karma zevkler" olgusu -ağlama ve gülmenin, sevinç ve üzüntünün birlikteliği- gülmenin tarihinde baskın bir özelliktir. Platon bu duruşa "sözde kendini aşağılama ya da sözde cahillik" anlamına gelen eironi adını verir ve böylece ironi mecazını yaratır. Sokrates'e eiron der. Sokrates poz yaparak eleştiriyi savuşturur, bu arada çetrefil savlarını ileri sürüp yavaş yavaş geliştirir, kendisini eleştirenleri sessizce, onları korkutmaksızın birer öğrenciye dönüştürür. Kimse ona üstün gelme gereksinmesi duymaz, çünkü görünürde kimseye meydan okumamakta, dolayısıyla bir tehdit unsuru oluşturmamaktadır. Kendi şakasıyla, kendini yetkinin halesinden kurtarır. Ayrıca, başkaları savlarına açık olsun diye, Sokrates kendi sözde cahilliğini ortaya koyarak onları silahsız bırakır. Böylece Platon gülmenin doğasına ilişkin kendi görüşlerini canlandırıp, fiili hiçbir muhalefetle karşılaşmaksızın argümanları kazanır. Kurnaz Platon son gülen olur.[16] Ama Sokrates asla yüksek sesle gülmez. Diyaloglarda, toplumsal ilişki özenle çizilmiş olup, kibar, sessiz bir gülmeye imkân tanır: Özel ve içselleştirilmiş bir gülmedir bu. Hoşa gider, ama asla saldırganca araya girmez. Sokrates zekâsını sergilemek için asla kendini ortaya atmaz. Her zaman bir edep ve incelik örneği oluşturur. Nasıl davranılacağını gösterir. Ama aynı zamanda bir düzencidir de, çift anlamlı konuşur. İroni, tek bir ses tonuyla aynı anda iki şeyi söylemede kullanılabilecek en iyi hitabet mecazıdır - yergi anlamını ciddiyi zorlayarak sezdirir, sözgelimi onu burleske dönüştürerek her zaman biçimini kökten değiştirecek kadar eğip bükebilir. İroni, son derece ekonomik biçimde... Yunanlıların mizahi olanla ciddi olanı kaynaştırma arzularını tatmin etmiştir.[17]

İroni bir hiledir, açıkça saldırgan olmasa bile gene de bir hiledir - hem oyunbaz, hem de son derece ciddidir. Bu açıdan, Sokrates gerçekten de bir geçiş figürü niteliği taşır: En meydan okuyucu yurdunu yazıda bulacak olan bir mecazı -ironiyi- canlandırır. Gerçekten de, ironik bir sözü açığa çıkarma yetisi bir okurun okuryazarlığının son sınamasıdır. (Swift'in İngiliz edebiyatında bir metin boyunca sürdürülen ironinin olağanüstü örneği "Alçakgönüllü Bir Öneri"sinin İngiltere'de okuryazarlığın arttığı bir sırada belirmesi şaşırtıcı değildir.) İroni rastgele okur ile çözümleyici okuru birbirinden ayırır. Bir konuşmacıda yüz ifadelerine bakarak ve jestlere dikkat ederek ironiyi oldukça kolaylıkla anlayabilirsiniz, ama okurların bu tür ipucu lüksleri yoktur. İroni çabayı gerektirir. Okurlar sonunda ironiyi yakaladıklarında, kendilerini rahatlamış hissederler, ama yalnızca belli belirsiz, çünkü aynı zamanda aldatılmış olduklarını da anlarlar. Bu iç görü anında, okurlar hem metni, hem kendilerini kavrar, ne kadar naif olduklarını fark ederler.[18] O yüzden, ironiyle karşılaşma hem zevk, hem acı -neşe ve üzüntü- yaratır. İroni ustası okurların elbette kaçabilecekleri, ama ancak yazarın kastettiği anlamı -mümkünse bir çırpıda- sezerek kaçabilecekleri bir tuzak kurmuştur. Aksi takdirde, kendilerini hep kötürüm hissedeceklerdir -Hephaistos kadar kötürüm. Ama okurlar kendilerini espriye bıraksalar bile, asla yazar/yaratıcı kadar rahat hissedemezler kendilerini; o yetke konumuna iyice yerleşmiş, zavallı, aklı karışmış okurların nasıl kolayca yönlendirildiğine bakarak gizlice ve sessizce güler. İroniyle bir süre geçirdikten sonra okur her zaman sayfayı belirgin bir topallamayla okuyacaktır. Sorular peşini bırakmaz: Okumama güvenebilir miyim? Algılama gücümü mü yitirdim? Gerçekten anlıyor muyum? Böylece, eiron, Sokrates'in kendisi, muzır yumurcağın zevkini, son gülüşü -üstünlüğün yankılı büyük kahkahasını-yaşar. Kurbanın ilerlemekten başka seçeneği yoktur, biraz daha tedbirli, biraz daha eleştirel, biraz daha bilgece, biraz daha tedirgin. Platon, Sokrates'ten yararlanarak, edebiyatta modern espriyle doruğuna ulaşacak olan gülmeye, hedefine doğru dev bir adım attırır. Aynı zamanda, kalabalık gülenler safından, gülüşleri beyinlerinden değil karınlarından gelen cahillerden, bilgisizlikleriyle dikkate alınmayacak kadar budala sayılan marjinal halktan epey uzağa taşır onu.[19]

İroni mecazı, aynı anda iki karşıt şeyi söyleme yetisiyle, gülme konusunda karışık hisleri olan Platon gibi bir insana çok uygundur. Aşırı gülmeyi hem mahkûm eder, hem de onun gücünü kabul eder; üstelik bundan zevk duyar. Israrla vurgular: Hepimiz gülmeye, özellikle alaycı gülmeye karşı bu ikili tepkiyi paylaşıyoruz. Platon'a göre, tragedya seyircileri bile "gözyaşları arasında gülümsediklerini" görürler. Alay, küçümseme, yergi - bunlar bizde aynı "karma zevkleri" uyandırır. Gene de uygar, kültürlü tepkiler açıklık ve kesinliği, tek bir duygusal tepkiyi gerektirir. (Okuryazarlık, gri ya da gölgeli tonlar halinde değil bu tür seçik kategoriler, ya/ya da yapıları içinde görmeye teşvik eder. Okuduğumuzda, ironinin bizi tökezletmesi bundandır: İroni seçik kategorilerin yıkıldığı sözlü kültürde bütün canlılığıyla yaşar.) Bu üzüntü ile sevincin birleştiği "karma zevkler" fikrini Platon ilksel bir şey -o eski, bitkisel günlerden bir kültürel kalıntı- olarak görür; Platon'a göre yaşamlarımızda bunun kesin farkındayızdır. Platon'un gülmenin incelenmesi konusundaki en önemli yapıtı Philebos'ta Sokrates Protarkhos'la bu "karma zevki" ayrıntılı olarak irdeler. Bu tartışma bugün bile başkasının talihsizliklerinden neden zevk aldığımızı anlamada temel başvuru kaynağı olmayı sürdürmektedir. Bu diyalog, gülme hakkında Antikçağ'dan devraldığımız en modern sözü içerir ve duyguların nasıl edep ve görgü kurallarını bozguna uğratabileceğini açıklar - eğer duyguları, onları anlamanın bir yolu olarak, bir bilim adamının meraklı gözüyle sürekli olarak çözümlemezsek.[20]

Platon'un analizinin burada aldığı radikal biçime dikkat edilmelidir. Yaşamı en temel düzeyinde kesitlere ayırmak, onun en karmaşık ve ele avuca sığmaz alanlarından birini -duygu ve heyecanları-çözümlemek demektir. Göründüğü kadarıyla, Platon şunu ima eder: Bu duygu-heyecanların kaynağı, çok sayıda başka tepkiye model olan şey gülmedir. Gülmeyi anlama yoluyla. Platon yaşamanın ciddiliğini irdelemek amacındadır. Genel olarak, bilinçdışının haritasını çıkararak Freud'un bu alanı kendine mal ettiğini, böylece modern çağa geçilmesine öncülük ettiğini düşünüyoruz. Ama Platon, Freud'u önceler. Aslında, Platon oldukça şaşırtıcı bir şeyi başarır. Gülmenin ya da gülme eğiliminin bütün duygu-heyecanların alt katmanı olduğunu öne sürer. Gülmenin bir duygu-heyecan olarak sınıflandırılıp sınıflandırılmaması gerektiğinden tam olarak emin değilse de, onun için daha iyi bir yer bulamaz. Gülme, insanların yaşamlarında öyle temel, öyle tuhaf ve denetleyici bir işlev görmektedir ki, bir açıdan gülmeyi bir duygu-heyecan olarak ele almak zorunda olduğunu hisseder. Başka nasıl yaklaşacaktır ona? Başka ne ad verecektir? Oxford İngilizce Sözlüğü gibi en önde gelen başvuru kaynaklarından biri bile gülmeyi sınıflandıramıyor gibidir; sözlük bu kavramı "içgüdüsel bir neşe anlatımı"na indirger. Ama gülmeyi içgüdüsel olarak nitelendirmek bizi hiçbir yere vardırmaz, çünkü bir grup insanın gülünç bulduğu şeyi bir başka grup yalnızca aptalca ve çocukça bulabilir. Herkes güler, ama son derece farklı şeylere. Bu yüzden, sonuçta, sözlük tanımı bize pek de fazla bir şey söylememektedir.[21]

Barry sandres, “Kahkaha’nın Zaferi”nde gülme için “Elbette gülme sevgi ya da nefret gibi beden yoluyla dile gelir. Ama gülme durumlara ilişkin son derece güçlü -bazen insanı kasılmaya benzer bir hale sokacak kadar güçlü- tepkiler yaratır. En ince söz oyunu, en incelikli espri -en zarif işlenmiş duygusal olay-bu gülme patlamasına yol açabilir. Tek bir atomun ayrılışının milyonlarca hızlı patlama şeklindeki zincir tepkimeyi başlattığı nükleer füzyondan daha iyi bir benzetme düşünemiyorum. Birçok kişiye göre, bu belki de modernitenin en ürkütücü ve en çarpıcı imgelerinden biridir.”[22] diyerek ilginç bir benzetme yapar. Kimi bilgeler insanı, kısa tanımlarla anlatmışlardır. "İnsan, konuşan hayvandır" denildiği gibi, "İnsan, gülen hayvandır" da denilmiş, konuşma gibi gülmenin de yaratıklar içinde salt insana özgü olduğu anlatılmıştır. Gülmek - ağlamak gibi - insanın en doğal psikofizyolojik belirtilerinden biridir. İnsanın ağlayarak doğmasını - yani ağlama sesi çıkarmasını - eski bilgeler, ölümsüz mutluluk dünyasından ölümlü acılar dünyasına gelişinden duyduğu acıdan olduğunu söylemişlerdir. Şu dörtlük de bunu anlatır:

Yâdında mıdır doğduğun günler

Sen ağlar idin gülerdi âlem

Bir öyle ömür geçir ki olsun

Mevtin sana hande âleme mâtem (Doğduğun zamanı hatırlıyor musun? O zaman sen ağlarken herkes sevinçten gülüyordu. Öyle bir yaşam sür ki, bu kez sen ölürken, herkes senin ölümüne ağlasın!)[23]

Oysa bugün çocuğun doğarken ağlamadığını, birdenbire yepyeni bir başka fizyolojik ortama geçişinin tepkisiyle ağlama belirtisi gösterdiğini, bunun da ciğerlerine hava dolması sonucu olduğunu biliyoruz. Gülme, gülmece kapsamına giren olguların algılanmasıyla insanda beliren bir psikofizyolojik olaydır. Daha geniş olarak şöyle diyebiliriz: İnsanın, kendi toplumsal ortamındaki bir nedenin etkisiyle herhangi bir haz duyumu alması sonucu, bunun dışavurumu, gülme denilen psikofizyolojik bir belirtidir. Gülme eylemi, insanlara yakın düzeydeki köpek, maymun ve kimi ötücü kuşlarda çok silik izlerle görülürse de. bu gülme psikolojik değil, yüz kaslarındaki gerilme ve kıpırdama biçiminde salt fizyolojik belirti olarak kalır-, buna gülme denilemez. Salt insanlara özgü olan gülme, doğuştan sonraki 1-3 ay arasında belirir, gittikçe gelişir. Psikolojik bakımdan gülme, çok karmaşıksa da, fizyolojik bakımdan çok yalınçtır; beynin denetimi altında ve heyecan fizyolojisinin mekanizmasına bağlı bir belirtidir. Gülen insanın içinde bir boşalım, bir genişleme olur, bunun sonucu yüz kasları büzülür. Gülme daha artınca, karınla göğsü ayıran perdenin (diyafram) kasılmasıyla bütün göğüs devinir. Bu durumda "Gülmekten kasıklarım çatladı" denilir. Gülme daha da artınca kimi bezeler aşırı salgılar. Bu durumda "Gülmekten altıma işedim" denir.[24]

Prof. Dr. Rasim Adasal'a göre (Barış Gazetesi. 19 ve 26 Temmuz 1973) "Gülmede insan bilinç dışında olan ve moral benliğinin zoruyla baskıda olan bir şeyi salıverir." Bu anlayışa göre gülme, ruhsal bir boşalımdır. Prof. Adasal, gülerek boşalımı şöyle açıklamaktadır : "Mutluluk duygusu veya haz doyumu halinde olan ve gülen bir insanın organizmasında fizik, heyecansal, ruhsal bir açılma ve bir ha yat canlılığı vardır. Mutlu insan iştahlıdır, mide-bağırsakları ve dolaşım işlemleri itibariyle dengelidir; ve bütün ruhsal fonksiyonları arasında ortak bir amaç işlemi vardır. Güldüren, coşturan, ve konuştuğu duygular ve düşünceler bu süre içinde insan ruhunu bir ucundan bir ucuna sarar; ve yüzünde birçok ünlü ressamların portrelerinde görülen özel bir neşe ve mutluluk ifadesi okunur. Rönesans dönemi ressamlarının (Madonna) larında, hatta çarmıha gerilmiş azizlerin yüzlerinde bu fizyonomi çok belirlidir. Bu bireysel olduğu kadar kollektif de olabilir. Kurtuluş savaşımızın mutlu sonucu ile Türk Ulusunun her bireyinin yüzünde yansıyan sevinci, önemli bir kupa şampiyonluğunu kazanan kulüp taraftarlarının hareketli müspet heyecanları gibi... Aksine yine toplumsal ızdıraplann yüz ifadeleri de o derece canlıdır. O halde sevinmek, hoşnut olmak sevinç gözyaşları dökmek aynı zamanda duyusal (Affectif) çeşnili ruhun boşalması demektir. (...) Gülmek, istenilen koşullar altında ve sosyal bir belirti olarak boşalım yaptıran bir hal alabilir. Ailede veya aile dışında karşılıklı şakalaşmalar ve gülüşmeler geniş ölçüde kollektif gülmeler davet ederler. Eski İnkalardan kaynak alan Amerika yerlilerinde bazı psikologların yaptıkları incelemelere göre, bu insanlar kendi aralarında tabii bir şekilde neşelenerek güldükleri halde onları ziyaret edenler arasında uzun bir süre güvensizlik gösterirler; çok ciddi görünürler ve hiç gülmezler. Sonra yabancı ziyaretçinin kendi hayatlarına aykırı gelen hareketlerini konuşarak katılasıya gülerler. Demek ki gülmek bireysel olduğu kadar toplumsal bir boşalım (Deşarj) sağlar."[25]

Gülmenin nedenleri o denli ayrı ve çoktur ki, bütün bunları bir tek nedende toplamak, hepsini bir kaynağa indirgemek imkânsızdır. Bunun için tam tanımlayamasak da, yine de gülmeyi şöyle anlatabiliriz: Bir toplumsal belirti olan gülme, insanın hazlar algılamasından ve duyumlamasından doğan bir psikofizyolojik eylemdir[26]

 

NEDEN GÜLERİZ?

Kierkegaard gibi kimi düşünürlere göre, iki düşünce arasındaki karşıtlık gülmemizin nedenidir. Maymun görünce gülmemiz, bize insanı ansıttığı halde insan olmayıp, onun karşıtı olan hayvan olmasındandır. Hele o maymunu insan gibi giyinmiş görürsek karşıtlık daha da ortaya çıkacağından gülmemiz artar. Hobbes'a göre, "Gülme, birden bire duyulmuş bir gururdur." Örneğin sağlam bir insanın çolak birini ya da bir kamburu görünce gülmesi kendi bütünlüğüne karşı birdenbire bir gurur duymasından doğmaktadır. Spencer'e göre "Gülmek, sinirsel gücün doğal yatağından birden bire saparak yeni bir yola girmesidir." Bu tanımlamasıyla birlikte karşıtlar kuramını da benimseyen Spencer görüşünü şöyle açıklıyor : "Karşıtlık iki türlü olup biri hafif bir bilinçten şiddetli bir bilince doğru yükselir; öbürüyse şiddetli bir bilinçten hafif bir bilince doğru düşer." Yüksek düzeyde bir müzik konserinde dinleyicilerden birinin yüksek sesle esnemesi ya da aksırması, güzel bir şiir dinlenirken ordaki çocuklardan birinin "Anne, karnım acıktı!" diye bağırması, gülüşmeler yol açar. Çünkü müzik ya da şiir dinleme olgulanyla dolu bulunan bilinç, birden bire anlamsız olan başka bir olayla (esnemek, aksırmak, çocuğun bağırması gibi) karşılaşınca artık eski yatağında akamadığı gibi, yeni olguyla uyanmış olan şiddetli bilinci meşgul edecek bir nitelikte olmadığından birden bire artık kalan sinirsel güç hemen kaslara boşanarak gülmeyi ortaya çıkarır.[27]

 

İnsan Hangi Koşullarda Güler?

Ruhsal hastalıkları olanların gülmeleri bile, hasta kişiliklerinin dünyasıyla yaşam boyunca süren ilişkilerinin bir baskıdan kurtulma, bir boşalım için bir anlatımı, bir dışa vurumudur. Ne var ki, beynin denetimi olmadığından ya da bu denetim yeterli olmadığından bu dışa vurumlar dengesiz ve aşırıdır. Bu konuda Prof. Dr. Rasim Adasal şöyle yazmıştır : (Barış, 19 Temmuz 1973) "Hiç gülmeyen insan kadar, gereğinden fazla ve uluorta olarak aşırı gülen insan da normal sayılamaz. Melankolik bir hastanın derin iç üzüntüsünü ifade eden nöbetli hıçkırıkları kadar, hiçbir amaca ve manaya bağlı olmayan genç bir şizofren hastanın da gülmeleri marazidir. Nöbet halinde aşırı ve ölçüsüz gülmeler beyinde bir özel gülme merkezini düşündürmüştür. Yukarıda belirttiğimiz gibi, erken bunamanın ilk dönemlerinde birçok hastalarda dengesiz ve karşılıksız gülmeler görülür. (...) Ancak her heyecan gülme yaratmadığına göre, heyecanın tipi ve şekliyle gülme yüz ifadesi arasında bir özellik olsa gerektir. Beynin ruhsal kontrolü insana göre kamçılayıcı veya dizginleyicidir. Böylece beynin belirli bölgelerinde şu veya bu bozuklukları olan kişilerde gülme - ağlama dengesinin yeterli derecede kontrol edilmemesi de ölçüsüz ve etkisiz gülmeler ve ağlamalar olur." Başından beri inceleme konumuz, beyin denetimi yetersiz hastaların patolojik gülmeleri değil, sağlıklı gülmelerdir. Ama ruh hastalarında ki denetimsiz gülmeler bile, bir dışavurum, bir boşalımdır.[28]

 

Hareket Komiği

Dikkatle gözlemlersek, bütün güldüğümüz kimselerin, güldürü ve gülmece kahramanlarının topluma uyarlanamayan. toplumdaşı yada bir yanlarıyla bir oranda topluma uyarlanamayan kişiler olduğunu görürüz. Dünya gülmecesinin büyük kahramanlarından Don Kişot başta olmak üzere Moliere oyunlarının bütün kahramanları, yerli gülmecelerimizde Ömer Seyfettin'in Efruz Bey’i, Zübük, topluma uyarsız kişilerdir. (Zübük, topluma çok iyi uyarlanmış bir tip gibi görünürse de, gerçekte genel olarak topluma değil, toplumun ancak bir egemen zümresinin gidişine kendini uyarlayabilmiş, ama toplumca yadırganan bir kişidir.) Ayağı kayıp düşen insana genellikle gülünüyor. Oysa bu insan kendi isteğiyle yere çömelmiş olsaydı gülünmeyecekti. Çömelmek yavaş yavaş olur. Oysa birden bire düşülür. İnsan, birdenbire düştüğü için mi gülüyoruz? Ama kalp durmasından bir insan birdenbire yere düşse ona gülünmez. Öyleyse düşene gülünmesi, birdenbire düşmüş olmasından değildir.[29]

Bir insanın yürürken düşmesi ya da bir yere çarparak yuvarlanması, o insanın şapşallığını, bir bakıma kendini topluma uyarlayamamasını gösterir. Topluma uyarlanan insan, her an uyanık, hep tetikte olmalı, adımını attığı yeri görmelidir. Böyle olmayıp da düşen, yürürken adımlarını makine gibi atıyor demektir. Makine biteviyeliğinde, makine düzeninde adımlarını attığı için de önüne çıkacak her değişik duruma, engebelere göre ayaklarını ayarlayamamakta, bunun sonucu olarak da düşmektedir. Biz onun makineyi taklit etmesinden, makine gibi hareket etmesinden doğan bu aptallığına gülmekteyiz. Burada insanı güldüren hareket komiğidir.[30] Düşene gülünmesini, Bergson'un hareket komiği kuramıyla açıklasak da, düşen birine gülünmesinde Hobbes'un gülmenin nedenini açıklayan "birdenbire duyulmuş gurur" kuramını da doğrulamamak olanaksızdır. Düşen birinin mekanik komiğine gülünürken, bilinçaltında "Aptal düştü, ben düşmeden yürüyebiliyorum!" diye insanın kendini beğenmişliği, üstün olma avuntusu elbette vardır. Hareket komiğinin en yalıncı olan düşmeyi, çocuk seyircilerini güldürmek isteyen sirk palyaçoları çok kullanırlar. Palyaço çok kez, ayakları birbirine dolanarak düşer ki, onun bu aptallık gösterisi karşısında, seyircileri düşmemiş olmanın avuntusunu duysunlar. Düşmek, her zaman güldürücü bir olaydır; ama Don Kişot gibi yıldızlara bakarken düşmek büsbütün güldürücüdür.

Ziya Paşa’nın,

“Yıldız arayıp gökte nice turfa müneccim

Gaflet ile görmez kuyuyu rehgüzerinde”

(Nice acemi gökbilimci, gökte yıldız ararken, dalgınlıkla yolu üzerindeki kuyuyu görmez) diye anlattığı işte bu durumdur.[31]

 

Karakter Komiği

Bir insanın toplumca yanlış sayılan bir düşünceye saplanarak topluma uyarlanamamasıyla yolda giderken düşmesi arasında, esasta büyük bir ayrım yoktur. Topluma uyarlanamayan, toplumun gidişine ayak uyduramayan da, başını gerçekler dünyasının sertliğine çarpıp gülünçlüğe düşen kişidir. Yolda yürürken düşen maddi bir engele, toplumun gidişine uyarlanamayan saplantılı kişi de manevi bir engele çarpıp düşüyor demektir. Biri mekanik komiği, öbürü karakter komiği olan bu ikisi arasındaki ayrım, mekanik komiğin yalınç oluşuna karşılık, karakter komiğinin ruhun derinliklerinde organikleşmiş bir tebelleş düşünüden (sabit fikirden) doğması dolayısıyla çok karmaşık oluşudur. Hareket komiği düzdür, yalınçtır; oysa karakter komiği, tebelleş düşünün insan psikolojisindeki organik gelişiminden ötürü her an yeni yeni  renk renk gülünçlükler gösterdiğinden çok zengindir.[32] Sürekli okuduğu ve gerçek diye inandığı şövalye macera romanları kahramanlarının büyüsüne ve çekiciliğine kendisini kaptırıp, günün birinde kendisini de bir şövalye sanan Don Kişot, manevi engellere çarpıp yuvarlanan, topluma uyarlanamayan, şövalye ahlakı tebelleş düşünüsünden kendini kurtaramayan bir kişidir. Kırlarda gezerken bir tepede, iri kolları devinen büyük bir şey görür. Çevresine, ortamına uyarlanan kişi, gördüğü şeyin ne olduğunu gözlemlerine, algılarına dayanarak anlamaya çalışır; ama Don Kişot okuduğu şövalye romanlarının etkisiyle, nasıl olsa yolu üzerine bir devin çıkacağı saplantısına kendisini kaptırdığından, ona, karşısına ilk çıkacak her iri, her büyük şey dev görünecektir. O, kesinlikle bir dev görmek zorundadır. Hayalindeki dev, herhangi bir görüntüde cisimleşmelidir. Topluma uyarlanmış kişi, eşyaya göre düşünceler edinirken, topluma uyarlanamayan Don Kişot düşüncelerine göre eşya yaratmaktadır; gördüğüne göre düşüneceğine, düşündüğüne göre görmektedir.[33]

Şarlo (Charles Chaplin) ilk filmlerinde, özellikle sessiz, sonraları da sözsüz filmlerinde daha çok mekanik komiğe önem vermiş, makineyi taklit eden, makineleşen (topluma yabancılaşan) makine insan rolleri yapmıştır. Sonraları çevirdiği filmlerdeyse hareket komiğiyle birlikte karakter komiği de yaratmıştır. Herhangi bir karakter, toplumsal ve doğal yaşamı sürdüğü sürece gülünç olmaktan kurtulmuş demektir. Bir karakterin gülünçlüğe düşmesi, toplumsal yaşama karşı katılaşması, ona uyarlanamamasıyla başlar. Bir karakterin gülünç olması için, iyi ya da kötü olmasının hiç önemi yoktur. İyi bir karakter de, toplumdışı yönleri varsa gülünçtür. [34]

 

Saçmanın Mantığında Gülmece

Gülmecenin gizini çözmeye, mekanizmasını, yapısını anlamaya çalışan bilginlerin, düşünürlerin her biri gülmeceyi bütünüyle değil, zorunlu olarak bir yada bir iki yanından görebilmişlerdir ve kendilerine yakın olan gülmece türünü, biçimini açıklamışlardır. Bu da doğaldır. Her çağda, her yerde, yaşamın bütün alanlarına dağılmış ve çok değişik biçimlerde görünüşleri olduğu için, gülmece ayrı ayrı görünüşlerinden birine göre açıklanmıştır. Bütün bu açıklamalar, gülmecenin görünüşlerini anlamamız için yararlı olmuştur. Gülmecenin bir açıklanması da, saçmanın mantığı üzerine kurulu olduğu kuramıdır. Hiç kuşkusuz, gülünç olan başkalarına da gülünç görünen, ama gülünç olduğunu kendisi bilmeyen kişinin de kendine özgü bir mantığı vardır. Bu mantık, kendi dışındakilere saçma gelse de, gülünç olduğunu kendisi bilmeyen kişi için saçma değildir; yada şöyle diyelim, o saçmanın ona göre bir mantığı vardır. (Bir güldürü kahramanının özellikle gülünçlük yapmaması, rolünü, gülünç olduğundan habersiz olarak oynamasının gerektiği üzerine, Müfettiş' in yazarı Gogol'ün, bu oyununun nasıl oynanacağını anlatan önemli bir yazısı vardır. Gogol, bu yazısında, gülünç olanın gülünçlüğünden habersiz, kendine özgü bir mantığı olduğunu açıklar.) [35]

Ulusların gülmece anlayışlarındaki ayrımları ise, Prof. Dr. Rasim Adasal şöyle anlatmaktadır  (.Barış, 19 Temmuz 1973): "Fakirliklerine ve birçok yoksunluklarına rağmen bazı memlekette yaşayanlar kolay ve sık gülerler. Oysa Avrupa'nın kuzey insanları (İngilizler gibi) refah içinde ve demokratik bir rejim altında yaşadıkları halde daha az gülerler; hafif gülümserler. Bir tren yolculuğunda kompartımanımızda az konuşan ve güldürücü konuşmalarımıza gerektiği kadar katılmayan, ve ilgisiz görünen bir yolcunun su veya bu ulusa mensup olduğu yargısına varılabilir. Ancak bu ne marazi bir haldir yani hastalıktır, ne de rahatsızlık ifadesidir."[36] Dünyanın birçok yanlarına dağılmış olan Çingenelerin de güleç kişiler oldukları göze batacak denli bellidir. Kimi ırk ya da uluslardaki bu çok belirgin gülmeler, ulusal ve ırksal bir özellik olmaktan çok, onların çok uzun yıllar boyu içinde yaşadıkları ekonomik ve toplumsal koşulların yarattığı birikimin kuşaklardan kuşaklara geçmiş kalıtı, görüntüsü olmalıdır. Bir durgun suya atılan taş, nasıl suyun yüzeyinde gittikçe genişleyen ve belirtisi gittikçe azalıp sonunda yiten halkalar çizerse, nasıl bir radyo vericisinin havaya gönderdiği sesler gittikçe genişleyen küreler olarak yayılırsa, gülmece de insanlara böyle yansır, insanları böyle etkiler. Suyun yoğunluğunun, taşın ağırlığının, halkaların derinliğini ve sürmesini etkilediği gibi. İnsanların gülmecelerden etkilenme oranı da değişik koşullara bağlıdır. Toplulukların yaşadıkları ülkenin iklimi, coğrafyası bile, gülmecenin doğmasında, üremesinde, kendilerini etkilemesinde değişiklikler göstermekte, ayrımlar yaratmaktadır. Çok kez yalnız bir ulusça, yalnız bir toplumca, yalnız bir toplulukça bilinen öyle ortaklaşa düşünce, nükte, alay vardır ki, bu bilinmedikçe, onun içinde bulunduğu gülmeceyi başkaları anlayamaz. Kimi gülmece yapıtlarının, gülmece fıkralarının bir dilden başka dile çevrile-memesinin başlıca nedeni budur.[37]

Bergson'a göre de, bizi güldüren şeylerin ulusallıkla ilişkisini görmeyenler, hu konuda soyut düşüncelere kapılarak gülmenin nedenlerini yanlış göstereceklerdir. Gülmeyi, doğal ortamı olan ulusal yaşamda görmedikçe anlayamayız. Gülmeceyi yaratış, sonra da anlayış ayrımları, kültür ortaklıkları olan ya da yaşama koşulları az çok birbirine benzeyen uluslar arasında daha azdır. Bu ayrım yalnız uluslar arasında değil, aynı ulusun ayrı bölgesinde yaşayan - yani yaşam koşullan değişen - insanları arasında da vardır; aynı ulusun, aynı bölgesinin kültür düzeylerinde ayrım bulunan insanları arasında da vardır. Ayrı ayrı iş dallarında çalışanlarda, ayrı uğraşlarda toplananlarda bile, yine yaşam koşullarının yarattığı karakter ve anlayış birliği nedeniyle, gülmece yaratma ve gülmece anlamada ayrımlar görülür. Bir ulusta en kalın çizgisiyle en çok görülen özellik demek olan ulusal karakterler de gülmece oklarının hedefi olmuşlardır[38].  Başka milletlerin karikatür ve komedyalarına gülebilmemiz için onlara yakın veya aynı neviden bir cemiyete mensup olmamız lazımdır. Çocukların pek basit hareketlere gülüp de içtimai zümre veya sınıf zıddiyetlerinden mütevellit zarif noktalara lakayt kalmaları gülmenin içtimailik seviyesiyle ne kadar sıkı bir irtibatı olduğunu gösterir. Bir cemiyetin muhtelif sınıf ve zümrelerini bilmeden o cemiyet için ne komik bir şey yapmak, ne de yapılmış komikten bir şey anlamak mümkündür[39]. İş dallarının, uğraşların, mesleklerin bile karakter oluşturduğu gerçektir. Her mesleğin halka yararlı olmak için ortaya çıktığı açıkken, kimi meslekten olanlar zamanla, halkın kendileri için var olduğunu sanmaya başlarlar; kimi politikacılar, kimi askerler, kimi din adamları böyledir Moliere, Tartuffe komedisinde bu türlü din adamlarını. Zoraki Tabipte (Le Medicine Malgre) bu türlü hekimleri, Çapek de Şvayk romanında bu türlü asker ve askerliği alaya alış, onların gülünçlüklerini, mesleklerin gerçek amacından saptırılmasını ortaya koymuşlardır.[40] Her mesleğin ancak kendi ortamında öğrenilen ve ancak kendi ortamında geçerli olan bir mantığı vardır. Bu mantık, o ortamdan başka her yerde yapmacık ve sahte olduğu için gülünç olur. Örneğin kışladaki askerliği evde, okuldaki öğretmenliği sokakta, mahkeme kürsüsündeki dili gazinoda, cami vaazını stadyumda sürdürmek, gülmecenin konusu olur. Görülüyor ki, yalnız ulusların değil, ayrı ulustan ayrı bölge insanlarının meslek topluluklarının bile gülmece yaratmalarında ve gülmeceden etkilenmelerinde ve gülmece oklarına hedef olmalarında ayrımlar vardır. Bu ayrımların tek nedenden ileri geldiğini sanmak yanlış olur Çünkü yaşamın derinlerinde olan bir değil, birçok karmaşık nedenler vardır. Örneğin Fransızların gülmeceye aşırı düşkünlükleri ne ve birçok gülmece yazarı yetiştirmiş olmalarına karşılık, neden komşuları Almanların gülmeceleri güçsüzdür, neden Almanlar büyük gülmece yazarlarından yoksundurlar? Bu soruları cevaplandıran aşağıya aktaracağımız yazı, bu nedenlerin nice derinlerde ve karmaşık olduğunu gösteriyor[41]:

"Bütün Avrupa'da, İtalya, İngiltere, Hollanda'da olduğu gibi, Fransa'da ve Almanya'da insancı düşüncenin (Akılcı olsun, deneyci olsun) gelişimi, ülkenin iktisadî gelişimine, yani ticaret ve sanayi burjuvazisinin gelişimine sıkı sıkıya bağlı oldu. Tiers Etat'nın varlığı ya da yokluğu toplumda insancı ya da mistik yazarların durumunu da belirledi. Fransa'da insancı ve akılcı yazarlar, halklarına ve tüm ulusa organik bağlarla bağlıydılar. Halklarına katılıyorlar, halklarının düşünce ve duygularını anlatıyorlardı, [...] bir Montaigne, bir Racine, bir Decartes, bir Moliere, bir Voltaire ülkelerinin ve çağlarının en yetkin anlatımlarıdırlar. Yazılarının arkasında, ulusun tüm kültürlü bölümü vardır, bu yüzden saldırıları tehlikeli, yergileri dokunduğu her şey için öldürücüdür. Eski bir atasözü Fransa'da "gülünçlük öldürür" derken bu durumu pek güzel anlatır.[42]

Almanya'da durum taban tabana karşıttır. Toplumsal ve iktisadî gelişmenin gösterdiği büyük gecikme, iki yüz yılı aşkın bir süre boyunca güçlü bir ticaret ve sanayi burjuvazisinin hemen hiç olmayışı insancı ve akılcı güçlü düşünce akımlarının filizlenmesini engelleyince. Almanya her şeyden önce mistikliğe ve duygusal ve sezgisel taşlamalara açık oldu. Bu yüzden ülkede kendilerini çevreleyen halkla, toplumla gerçek ilişkileri olan insancı ve akılcı yazar ve düşünürler ortaya çıkmadı. (...) Bu açıklamayla ilgili bir başka belirleme: Anlattığımız şeyler Almanya'da yergici ve güldürücü yazarların neden çok az olduğunu açıklar. Gülmek, diyordu Bergson, tümüyle aydınca bir tutumdur. Gücül olarak yenilmiş, yakılmış olana gülünebilir ancak; gelecek açık olduğu zaman, bütün halk insanın arkasında olduğu zaman gülünür. Bu yüzden gülmek, aşağı yukarı ulusal bir özellik oldu Fransa'da. Bu nedenle Alman akılcıları ve insanları hiç gülmediler. Kavgaları çok trajikti, durumları çok yalnız ve çok sıkışıktı. Topluma ve bütün halka karşı bir kavgada tek başlarına yükümlenmiş olarak, gittikçe kendi zayıflıklarını, rakiplerinin güçlülüğünü gördüler; gülmek onlarda bir tedirginlikti; bir Alman insancısı gülerse, yergisi trajik bir ses kazanır."[43]

Lucien Goldmann, Fransa'da olduğu gibi, Almanya'da ticaret ve sanayi burjuvazisinin olmayışı ya da iki yüz yıl gecikmesi yüzünden, insancı ve akılcı (hümanist ve rasyonalist) akımların da geciktiğini anlatan bu yazısında, neden Fransa'da gülmecenin gelişip de, Almanya'da gelişmemiş olduğunu da açıklamış oluyor. Fransız yazınının gülmece zenginliğinin ve Alman yazınının da gülmece yoksunluğunun tek nedeni bu olmayabilir, ama önemli ve baş neden bu olmak gerekir. Aynı yöntemi Türkiye'ye uygularsak, yani akılcı ve insancı düşünce akımlarının gelişmeyişinin bir ülkeyi gülmeceden yoksun bırakması gerektiğini Türkiye için düşünürsek, yanlış bir sonuç elde ederiz. Sanayi ve ticaret burjuvazisinin oluşmakta gecikmesi yüzünden insancı ve akılcı düşün akımlarının doğmaması nedeniyle gülmece doğmamış olsaydı, Türkiye'nin gülmeceden çok yoksun olması gerekirdi. Oysa Türk halkının çok zengin gülmecesi olduğu, aydınlar düzeyinde de zengin bir gülmece edebiyatı olduğu ortadadır. İki durum, Almanya ve Fransa için uygulanan yöntemin yanlışlığını göstermez, Türkiye'deki gülmece zenginliğinin başka nedenlerden doğduğunu gösterir. Bir ulusun gülmece zenginliğini ya da yoksulluğunu. Lucien Goldmann sınıfsal nedenlerle açıklamaktadır. Türkiye'de de gülmecenin zenginliği, yine sınıfsal nedenlerle açıklanabilir. Ancak, Fransa'da, iki yüz yıl gecikerek de Almanya'da burjuvazinin egemen sınıf olması yolundaki savaşından doğan gülmece, Türkiye'de başka sınıfların, ama yine de egemenlerle halkın savaşımı sonunda doğmuştur. Görülüyor ki, bir ulusun gülmece zenginliğinin ya da yoksunluğunun nedenleri oldukça karmaşıktır. Bir parçasını aktardığımız bu yazıdan, gülmece yazarlarının halklarına ve tüm uluslarına organik bağlarla bağlı olması, halklarına katılmaları, onların düşünce ve duygularını anlatmaları, halkın gülmece yazarıyla birlik olması gerektiği gibi doğruların ortaya çıktığını da görüyoruz.[44] Türk düşünce hayatında Bergson takipçisi Mustafa Şekip Tunç şu ifadelerle konuyu özetlemektedir: Gülmekle ağlamak, umumî olarak, insan ruhundan birdenbire boşalan, bir ruh tepkisini andıran tatlı ve acı duyguların manalı bir ifadesidir, denebilir. Eski filozoflar insanı tarif ederken “konuşan hayvan” olarak vasıflandırırlardı. Hâlbuki insan konuşmaktan başka gülme ve ağlamasını bilen bir hayvandır. Yalnız bu kadar da değil: Aynı zamanda gülünç olmakta eşi olmayan bir hayvandır. Eşi olmayan diyoruz: Evet, insandan başka kendiliğinden gülünç olabilen bir hayvan yoktur. Yalnız hayvan da değil, Bergson’un ağzıyla söylersek: “İnsanlık dışında hiçbir şey gülünç değildir. Bir manzara güzel, zarif, ulvî, manasız, yahut çirkin olabilir; fakat hiçbir zaman gülünç olmaz. Herhangi bir hayvana gülebilirsiniz, fakat onda bir insan tavrı, bir insan ifadesiyle karşılaştığınız için gülersiniz. Bir şapkaya da gülersiniz, fakat burada da gülünç olan şey, fötr, yahut saman parçası değil, bizim ona verdiğimiz biçim, insan kaprisinin verdiği kalıptır… İnsandan başka bir hayvanın yahut cansız bir şeyin gülünç olması mutlaka bize benzer bir tarafı olmasından, bizim ona verdiğimiz bir kılıktan, yahut bizim onu kullanma tarzımızdan gelmektedir[45].”

 

Beyin Vücut İletişimi ve Mizah

Vücudun karmaşık bir iletişim sistemi vardır. Vücuttaki bütün hücrelere gelen ve diğerlerine giden devamlı bir bilgi akımı vardır. Vücuttaki bütün organ sistemleri bu iletişim sistemi ile birbirlerine bağlanmıştır. Bu iletişim sisteminin elemanları aşağıda kısaca ele alınmıştır.[46]

Ligantlar: Vücuttaki mesajları taşıyan ve transfer eden bağlardır. Ligantların taşıdığı mesajlar çok değişik özelliklerde olabilir. Bunlar; 'Nefes alma gibi basit ya da 'kıpırdama önünde yılan var' gibi karmaşık uyaranlar olabilir. Ligantlar beyinde ne olduğunu vücuda, vücutta ne olduğunu beyne haber verir. Aynı zamanda amino asitler ile hücrelerin iletişimini sağlarlar. Üç temel ligant; nörotransmitterler, steroidler ve pepditlerdir.

Nörotransmitterler: Beyin içinde ve sinir sistemi boyunca bir nörondan diğerine bilgiyi taşıyan en küçük yapıdaki ligantlardır. Etki mesafesi kısadır komşu nöronlar arasında mesaj taşır.

Steroidler: Kolesterolden hormon türlerine dönüştürülmüş maddelerdir. Hormonlar bu doku tarafından üretilir, kan yoluyla uzak mesafeli hedef organa ulaşır. Bu ligantlar için reseptörler endokrin sistemde, beyinde ve bağışıklık sisteminde bulunur.

Peptitler: Protein yapısında olan bu maddeler bilginin depolanmasında ve bu bilginin vücutla iletişiminin sağlanmasında etkendir. Bunlar hem komşu organlara hem de vücudun bütün organ sistemlerine ulaşırlar.

Reseptörler: Hücre membranında yer alırlar ve ligantlardan gelen mesajları kabul ederler. Her hücre üzerinde on binlerce reseptör vardır. Her reseptör belli ligantları kabul edecek şekilde dizayn edilmiştir, örneğin hücre üzerinde 10.000 opioid reseptör olabilir. Bu, herhangi bir opioid taşıyıcı peptidin herhangi 10.000 reseptöre iletilebileceği anlamına gelir. Bir peptit reseptöre bağlandığında, peptitin taşıdığı mesaj reseptöre aktarılır. Bundan sonra peptit reseptörden ya ayrılıp mesajı iletmek üzere yoluna devam eder ya da vücutta yeniden işlem görür. Reseptörün aldığı mesaj hücreyi belirli bir şekilde değiştirir. Hücrede bazı fizyolojik akti-viteler başlar ve bu da bir olaylar zincirini doğurur. Hücreye gelen mesaj belirli bazı proteinlerin sentezi ve kan dolaşımına gönderilmesi olabileceği gibi bölünmeye başlaması da olabilir. Hücre ayrıca kendi peptitlerini yaratarak beyne mesaj gönderir. Bu, organda problem olduğu mesajı da olabilir. Daha önceleri vücudun sistemlerinin bağımsız olarak çalıştığı düşünülmekteydi, ama peptit ve reseptörler üzerine yapılan araştırmalar sonucu bilim adamları peptit ve reseptörlerin organlar ve sistemler arasında bağlantı kurduklarını anladılar.[47]

Comments powered by CComment

About the Author

Prof.DR. Hilmi ÖZDEN

More articles from this author

“NEVÂÎ TARZI”NDA KUŞLARLA YOLCULUK
Aşkın lisanıdır kuş dili. Manayı gizlemek için aşksızlardan, kuşlarda sır olmuştur. Yedi gök altında, yedi deniz üstünde yedi vadiyi aşmak ve Kaf dağına ulaşmak için çırpınanların dilidir. Peki bu maceraya “talip” olan kuşların içinde hangisidir ruhumuz? Ten kafesimizin içindeki can kuşu; talibi...
TARİH GEZGİNİ-24: GASPIRALI’NIN GÖZÜYLE “YENİ YIL BAYRAMI”
Yılbaşını bilmem ama her yılın sonunda çocukluğumdan beri süregelen “Yılbaşı kutlanmalı mı, kutlanmamalı mı?” tartışmalarının ülkemizde bir gelenek hâline geldiğini söyleyebilirim. Şayet Gaspıralı İsmail Bey’e kulak vereceksek bu tartışmanın bir tarafı olmaktan ziyade -evvela- bütün ön...
OKYANUSTAN GELEN SES
Bir pazartesi  günüydü. Dersteydim. Planlamış olduğum konser repertuarımın eserlerinden  birini  seslendiriyorduk. Makam Rast idi . 
BURSA’DA BEN: ÇOCUK NARKİSSOS ve YAŞLIı DİONYSOS
Bursa’nın, benim çocukluğuma bellek mekânı olarak yerleşmesinin tarihi, 1940’lardır. 1939’da babam Yahya Hikmet Yavuz’un, Orhangazi kaymakamlığına atandığında üç yaşımı yeni sürüyordum. Bütün bir İkinci Dünya Savaşı boyunca orada kaldığımız için, evin ‘dışarısı’ olarak tanıdığım ilk mekân,...
KÖYÜMDEN... GÖNLÜMDEN... (Aşık Cemal Divani)
Aşık Cemal Divani. Cemal Divani Erzurum'lu. Oltu'nun Duralar Köyünden. Köylüsü Aşık Mevlüt İhsani'nin çırağı. Cemal Divani günümüzün en iyi aşıklarından birisi. Aşıklar için şöyle diyor;
DERYÂYI SİM İÇİNDE ZÜMRÜT GERDANLIK
Bâb-ı Hümâyun… Sultan Üçüncü Ahmet Hân, güzel yüzünü ve mercan mevceli gözlerini annesi Râbia Gülnûş Emetullah Sultan’dan mı almış? Öyle olmasa ikindi güneşinin bu solgun saatinde varlığın orta yerinde dehrin gözleri gibi parlar mı bu çeşme? Asırlardır ebediyete akan bu sebil,...
prev
next

Ahmet Tufan Şentürk Ağabey şimdi Karaman'a bağlı olan Ermenek, Esentepe köyünde doğmuş. Nüfus kağıdında 1924 yazıyor ama 1918 -1920 diyenler var. Vefat tarihi de 9 Mayıs 2005. Hisar Dergisi ekibinden. Hisar Dergisi kurucusu, hemşehrisi Mehmet Çınarlı çok sevdiğim bir şiirini Ahmet Tufan Şentürk'e ithaf etmiş. ( Hisar Dergisi, 10 C. 83, S.18) Şiir şu; Alın Yazısı -Şair Hemşehrim Ahmet Tufan Şentürk'e- Doğduğumuz memleket bütün taştı, çakıldı Sert yoğrulmuş mayamız bizi dik başlı kıldı. Dağ...

Ferîdüddin Attâr veya tam adıyla Ebu Hamid Ferîdüddin Muhammed bin Ebu Bekr İbrahim Nişaburî, İranlı mutasavvıf, şair. Hekim ve eczacı olmasından dolayı Attâr olarak anılır. Horasanın en önemli dört şehrinden biri olan Nişabur’da 1120’da doğmuş 1229’da Moğollar tarafından şehid edilmiş şair ve mutasavvıftır. Ferîdüddîn-i Attâr, değişik alanlarda eğitim almış bir eczacı oğluydu. Küçüklüğünde Şadbah kasabasında bir yandan babasının yanında attârlık mesleğini öğreniyor, bir yandan da medrese...

“ Dönüşüm ” dünya edebiyatının özgün ve özel yazarlarından biri olan Franz Kafka’nın kaleminden çıkmış bir uzun öykünün adıdır. Önceleri “ Değişim ” olarak da çevrilen eser, daha sonra anlamı itibariyle “dönüşüm” kelimesinin öyküyü daha doğru tanımlayacağı yönünde düşünülmüş ve bu ad ile çevrilmiştir. Baskılardaki isim değişikliklerinin eserin geniş okuyucu kitlelerine ulaşmasında herhangi bir olumsuz etkisi de olmamıştır. Güçlü kalemlerden çıkmış olan eserlerin zaten böylesi etkenlerden hasar...

Söz varlığını oluşturan unsurlardan renk adlarını incelemeyi ve değerlendirmeyi amaçlayan bu çalışmada yapı, anlam ve köken bakımından Azerbaycan Türkçesindeki renk adlarının oluşum şekilleri ve özellikleri üzerinde durulmuştur. Bu amaçla, Azerbaycan Türkçesine ait çeşitli sözlüklerden hareketle Azerbaycan Türkçesindeki renk adları tespit edilmiş, gruplandırılmış ve özellikleri belirlenmiştir. Azerbaycan Türkçesinde renk adları yapı yönünden genellikle basit, türemiş, birleşik ve birden fazla...

Prof. Dr. Orhan Okay, Tanpınar okurlarının ve edebiyat dünyasının uzun süredir beklediği Bir Hülya Adamının Romanı: Ahmet Hamdi Tanpınar adlı monografisini yayımladı. Tanpınar'ın çevresindeki esrar perdelerini bir bir aralayan Okay, Tanpınar okurlarına rehber niteliğinde bir başucu kitabı armağan etti. Okay ile “eşikteki adam” Tanpınar'ı konuştuk. Kitabın adından başlayalım dilerseniz. Tanpınar'ı neden “bir hülya adamı” olarak nitelediniz?

Avrupa kaynaklı bir edebiyat dalı olan roman sanatının başlangıcının 1605 tarihli Don Kişot anlatısı olarak kabul edildiği malumdur. Roman türünün kadim bir hikâye anlatma geleneğine sahip Şark dünyasından değil de Batı coğrafyasından çıkmış olmasının birtakım sebepleri vardır. Fakat şu an okumakta bulunduğunuz yazının konusu bu olmadığı için roman sanatının doğuşuna dair bahsi es geçeceğim ve doğrudan doğruya asıl konuya gireceğim. İnziva Dergisi’nin editörü Muhammed Büyükköroğlu’nun talebi...

Bende Mecnûn’dan füzûn âşıklık isti’dâdı var Âşık-ı sâdık benim Mecnûn’un ancak adı var N’ola kan dökmekte mâhir olsa çeşmin merdümü Nutfe-i Kabildir ü gamzen gibi üstâdı var

Cenab-ı Hakk'a şükürler olsun. Yine bir Ramazan'a sağ salim ulaştık. Bu ayda ve her zaman amellerimizin makbul, dualarımızın kabul olmasını temenni ediyorum. Günahlarımızdan arınarak çıktığımız/çıkacağımız bu ayda kazandığımız/kazanacağımız hasletleri de yılın/yılların kalan zamanlarında da muhafaza ederiz inşallah. Tarife sığmayan Ramazan ayının anlamını ve değerini kendimce şöylece özetleyebilirim: Kardeşliktir Ramazan. Oruç ve Kur’ân ayıdır Ramazan

İstanbul doğumlu olan Hülya Sümer, gazeteci, şair, eleştirmen, yazar, sunucu, medya iletişim danışmanı, Medyanın değişik birimlerinde gazetecilik, dergi editörlüğü, halkla ilişkiler yöneticiliği ve sanat yönetmeni alanlarında uğraş veren bir sanat ve meslek kimliğine sahiptir. Türkiye'de bir ilk olan " 81 şehir 81 şiir" projesi ile şehirlerin kültürel değerlerini, bir gönüllü Kültür ve turizm elçisi gibi şiirlerle anlatıp video görsellerini YouTube ve İnstagram'da paylaşan, ‘’On parmağında on...

Avrupa’da edebi akımlar başlamadan önce, iki önemli düşünce ve sanat anlayışı vardı: Hümanizm ve Rönesansçılık HÜMANİZM: İnsana değer vermek esastır. Tabiatı Tanrı yaratmıştır düşüncesi kabul edilmiştir. İnsanı sevip onu yüceltme. Dante bu düşüncenin temsilcisidir.

Dedesi Kemâl Paşa’dan dolayı Kemâlpaşazâde adıyla tanınan büyük âlim, târîhçi, şâir ve devlet adamı İbn Kemâl, Kaanûnî Sultan Süleyman Hân’ın saltanatında Şeyhülislâmlık makâmında da bulunmuştur. Yine kendisi gibi ilim ve din kutublarından Zenbilli Ali Cemâlî Efendi ile, halef-selef olmuşlardır. 1526 yılında, Ali Cemâlî Efendi’nin vefâtı ile boşalan Meşîhat (Şeyhülislâmlık) koltuğuna, İbn Kemâl oturmuştur. 16 Nîsân 1534 (2 Şevvâl 940) Perşembe günü vefât ettiğinde, hâlâ Türk Cihân Devleti’nin...

Edebiyatta gelenek, ruh beraberliğinin, her türlü edebi verimde ortaya koyduğu bir alışkanlıklar bütünü ve değerler toplamı olarak tanımlanabilir. İçinde yaşadıkları toplumun çeşitli değer yargılarına göre yetişen sanatçılar, bu alışkanlık ve değerleri sistematize ederler; sistem yerleştikçe takipçileri çoğalır ve gelenek filizlenmeye başlar. Sanatta devam esastır. Devamı sağlayan en önemli kaynak da gelenektir. Geleceğe kalmak isteyen bir sanatçının ilk yapacağı iş, geçmişe bakmaktır. Sanatçı...

Kırmızı Kitaplar

Ötüken Yış
GÜNEŞLİ BİR NÎSAN GÜNÜ
Turgut GÜLER
Türk Felsefesi
Kırmızı Yazılar
GÜN BATIMI
ERMENİ TEHCİRİ SIRASINDA SAĞLIK SORUNLARINA KARŞI ALINAN TEDİRLER VE UYGULAMALAR
GURBET YOLU

Yayınlar

TÜRK EDEBİYATINDA ANLAMIN MERTEBELERİ KAVRAMLAR-EDEBÎ TÜRLER-BAZI ESERLER Bu araştırmanın en önemli amaçlarından biri edebî eserin dünyasına girmeye mâni olan endişelerden mümkün olduğu kadar uzak bir şekilde onların günümüze taşıdığı mesajı anlamaya çalışmaktır.
Gönlümden... Ufuklar Ardı Bizim Babamın ezberinde bir çok şiir vardı. Okuduğu güzel sözleri, şiirleri, kıssaları hemen kısa kısa not ederdi. Bir...
Şeyh Edebâlî’nin Osman Gâzî Beğ’in Düşünü Yormasıdır:  “Kara Osman Beğ’imizin atası hörmetli Ertuğrul Gâzî, geçen gün yanına Dursun Fakı ile Samsa...
Yazar         : Prof. Dr. Emine YENİTERZİ Yayınevi        : Selçuklu Belediyesi...
e – KİTAP Yazar : Suzan ÇATALOLUK Sayfa sayısı :139Yayın Numarası: 20e - Yayın Numarası: 6Hikaye serisi : 3Yayın Tarihi: Kasım...
Avrupa Birliği çerçevesi içinde oluşturulmaya çalışılan “Avrupalı kimliği” bir inşa çalışmasıdır. Kuzeydoğuda Ruslar Avrasyacılık ile başat iradenin Ruslardan...

Biyografi

Menâkıb-ı Mustafa Safî müellifi Derviş İbrahim Hilmî Bey’in kendisinden üç yaş küçük olan kardeşi Muhammed Zühdî Bey, Boluludur ve Mudurnulu Halil Rahmî Efendi’nin halifelerindendir. Kendilerinin doğum tarihi bilinmemektedir. Mezarında H. 1276 (M. 1859) senesinde vefat ettiği kayıtlıdır. Bugün...
Yahya Kemal Beyatlı, kendi kuşağına ve daha sonraki kuşaklara mensup birçok şairi yazarı ve kültür adamını etkilemiş bir şairdir. Onun meydana getirdiği etki...
Makedon isyancılar Cemile'nin annesini, babasını katlediyor. Henüz beş yaşındaki Cemile'yi de süngülemişler, öldü diye bırakmışlar. Saatler sonra Osmanlı...
Sanatçı ve Devlet Adamı Gece on buçuk sularında kapısı çalınıyor Alaeddin Bey'in, kapıda polisler. Cumhurbaşkanı Celal Bayar hanım öğretmenler için...
Alaeddin Bey 19 Kasım 1994 de Harbiye Kültür Konser Salonunda hicaz bir şarkı okuyor. "Kimseyi böyle perîşân etme Allâh'ım yeter, Uyku tutmaz, bir...
Alaeddin Yavaşça 1945 yılında İstanbul Erkek Lisesini birincilikle bitirir ve tıp fakültesi imtihanlarını kazanır, tıp tahsiline başlar. Son sınıfta...

Şiir

Geçen ay, kitabevlerinin raflarında kendine has kokusuyla, rengiyle, sesiyle arzı endam eden bir şiir kitabı; baharın kelebekleri, portakal çiçekleri, Arap bülbülleri gibi Çukurova’ya inip bizim fakirhânenin de kapısını çalıverdi. “Ufuklar Ardı Bizim” diyerek gelen Ötüken menşeli bu kitabın...
Ahmet Muhip Dıranas modern Türk edebiyatında hece şiirini Necip Fazıl ve Ziya Osman'la birlikte en iyi temsil eden şairlerden biridir. Hece şiiri...
Bekir Sıtkı Erdoğan (d. 1936), Karaman doğumludur. Asker olmanın şi­irine kattığı zengin bir doğa kültürüne sahiptir. Cumhuriyetimizin 50. Yıl...
Behçet Necatigil'in kısacık uzun hayatına bakanlar, onun okuldan eve, evden şiire gittiğini görürler. Yaşamına, ailesinin tanıklığına, mektuplarına,...
Kıyâmetler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin?             Şâir! Hangi şâir? “Şâir değildir” diye...
Mehmet İsmail’in “Ağaçdelen” Şiirini Yeniden Yazma Denemesi: Göy Gapımı Ağaçdelen Döy De Bax! -Türk Dünyasının gururu Prof. Dr. Mehmet İsmail’e sekseninci...

Öykü Roman Masal

“(…) kendime erkek ve kadın hizmetkârlar edindim,  kendi evimde doğan hizmetkârlarım oldu, ayrıca                                                      ...
Kültür kelimesi insan faaliyetlerinin en incelikli olanlarına verilen ad olarak ifade edilmektedir (Eagleton, 2016, s. 9). Bu kavram, Klemm tarafından...
Türk edebiyatının daima ağır basan kefesi, Türklüğün ortak değeri Dede Korkut Hikâyeleri; mitoloji, tarih, sosyoloji ve kültür gibi alanlarda kaynak...
1. EDEBÎ METİNLERİN FİLME AKTARILMA SÜRECİ İlk edebi eserler bilindiği gibi çok eskiye dayanmaktadır. Buna örnek olarak taş üzerine oyularak yazılan...
Balkanlarda 500 yıldan fazla hüküm sürüp bünyesinde onlarca etnik azınlığı barındıran Osmanlı Devleti, batılı sömürgeci devletlerin de çabalarıyla...
Sevinç Çokum, ilk romanlarında ‘millî kültür ve millî bilinç’ etrafında çeşitli meseleleri konu alır. Son romanlarında ise ferdin etrafındaki kültürel dünyayı...

Mülâkat/Söyleşi

Önünüzde tarihi bir kapı var ve siz bu kapıyı elinizde avuç alanınızı aşan bir usta elinde düğülmüş bir açar ile sözün kapısını açtığınızda gelenek ve şiir üzerine döşediğiniz, ruh ve gönül işçiliği ile süslediğiniz şiir otağı nasıl meydana geldi? Soruyu daha çok şiir ve gelenek bağlamında...
Kadıköy'deki Gençlik Kitabevi'nde 11 Nisan 1987 günü düzenlenen toplantıda konuk Necati Cumalı'ydı. Soruları yanıtlayan Cumalı, kadınların daha gerçekçi ve...
Şair Figen Özer, İstanbul Yazarlar Birliği Salonunda Şiirseverlerle Buluştu:  "Kalemin Ucundan Gönül Burcuna" Dr. Özlem Güngör Haberi: Yazarlar...
Türk edebiyatına en iyi romanlarını vermiş olan Halide Edip, şimdi de yurt dışından mecmualarımıza ara sıra yazdığı fıkralar ve yaptığı yeni neşriyatla yeni...
Konya’nın Seydişehir ilçesinde ressam olarak tanınan Fatma Kırdar’ın ünü gün geçtikçe yaşadığı şehrin dışına taşarak Ülke geneline yayılmış. Genç yaşta eşini...
Konuşan: Selçuk KARAKILIÇ Öncelikle, morfolojik özellikleri incelendiğinde türkünün yüzyıllar öncesinden toplayıp getirdiği anlam yekûnunu nasıl bir...
İrfan Meclisi
İrfan Meclisi
Tarih Gezgini
Tarih Gezgini
İrfan Meclisi
İrfan Meclisi
Edebiyat Sohbetleri
Edebiyat Sohbetleri
Pazar Okumaları
Pazar Okumaları
Gökçe Kızın Dünyası
Gökçe Kızın Dünyası

digertumyazilar

Yılbaşını bilmem ama her yılın sonunda çocukluğumdan beri süregelen “Yılbaşı kutlanmalı mı, kutlanmamalı mı?” tartışmalarının ülkemizde bir gelenek hâline geldiğini...
Alaeddin Bey 19 Kasım 1994 de Harbiye Kültür Konser Salonunda hicaz bir şarkı okuyor. "Kimseyi böyle perîşân etme Allâh'ım yeter, Uyku tutmaz, bir ümit yok, gelmiyor hiçbir...
Menâkıb-ı Mustafa Safî müellifi Derviş İbrahim Hilmî Bey’in kendisinden üç yaş küçük olan kardeşi Muhammed Zühdî Bey, Boluludur ve Mudurnulu Halil Rahmî Efendi’nin...
Sanatçı ve Devlet Adamı Gece on buçuk sularında kapısı çalınıyor Alaeddin Bey'in, kapıda polisler. Cumhurbaşkanı Celal Bayar hanım öğretmenler için bir yemek vermiş. Sohbet...
Türk edebiyatının daima ağır basan kefesi, Türklüğün ortak değeri Dede Korkut Hikâyeleri; mitoloji, tarih, sosyoloji ve kültür gibi alanlarda kaynak durumundadır. İçeriğinin...
Yahya Kemal Beyatlı, kendi kuşağına ve daha sonraki kuşaklara mensup birçok şairi yazarı ve kültür adamını etkilemiş bir şairdir. Onun meydana getirdiği etki ve bıraktığı iz,...
Mehmet Kaplan, üniversitelerde, sanat, edebiyat ve kültür çevrelerinde tanınmış bir edebiyat araştırmacısı; eleştirmen, denemeci, “müşfik ve müşvik bir hoca”, kültür adamı,...
Alaeddin Yavaşça emanetini teslim etti. Beşiktaş'taki Yahya Efendi Türbesi Haziresi'ne defnedildi. Yahya Kemal diyordu ya "Kökü mazide olan atiyim" diye. Tam Alaeddin Yavaşça...
Alaeddin Yavaşça 1945 yılında İstanbul Erkek Lisesini birincilikle bitirir ve tıp fakültesi imtihanlarını kazanır, tıp tahsiline başlar. Son sınıfta bir fasıl toplantısındadır....
Türk illeri dünyanın en eski illerinden olarak, dört bin yıla yakın keçmişl a rind a Asya, Afrika ve Avrupa qitelerine yayılmışlar ve oralarda büyük millet ve devletler...
Makedon isyancılar Cemile'nin annesini, babasını katlediyor. Henüz beş yaşındaki Cemile'yi de süngülemişler, öldü diye bırakmışlar. Saatler sonra Osmanlı askeri bulmuş,...
Oğuzların atası Oğuz Han ve oğullarının destanını anlatan başlıca iki kaynak vardır. Bunlardan birincisi Paris Milli Kütüphanesi’nde bulunan Uygur yazısıyla yazılmış, eksik tek...
"Bugün dünya birbirine zıt iki yere parçalanmıştır: zalimler ve mazlumlar. Niçin bu insanlardan birisi parasının gücü ile sanat öğrensin, eğitim alabilsin; diğeri ise bütün...
“Tarihî çeşmeler zamanın gözleridir. Geçmişten geleceğe bakarlar. Hiç ummadığınız bir köşe başında bile tarihin şahitleri olarak karşınıza dikilirler. Siz önünden geçip...
Bu iddialı sözün altında “Nâşir ve Muharrir İsmail Gasprinski” imzası var. Yani Türk dünyasının “dilde, fikirde, işte” birliğine hayatını vakfetmiş Gaspıralı İsmail Bey’in imzası…
Hoparlörü tıklayıp seçtiğiniz alanı dinleyebilirsiniz Powered By GSpeech