Welcome to Edebi Medeniyet : Ebedi Medeniyet   Hoparlörü tıklayıp seçtiğiniz alanı dinleyebilirsiniz Welcome to Edebi Medeniyet : Ebedi Medeniyet Powered By GSpeech
Edebi Medeniyet 
Ebedi Medeniyet
Prof.Dr. Muharrem DAYANÇ">
(Okuma süresi: 5 - 10 dakika)
Bunu okudun 0%

tanzimatin nefsineTanzimat döneminin doğum tarihi olarak biri başına diğeri sonuna yerleştirilebilecek en çarpıcı iki şahsiyeti -biraz fantastik de olsa- Kostaki Musurus Paşa (1807-1891) ile Samipaşazâde Sezai (1859-1936) olabilir. Bu yazı, bu iki şahsiyetin 1881-1885 yılları arasında Londra büyükelçiliğinde kesişen yollarından hareketle Tanzimat ruhuna doğru bir yolculuğu, bu yolculukta karşılaşılan bir yaşanmışlığa dayanarak döneminin “izzetinefis” anlayışına indirilen bir darbeyi ve bu darbenin devrin önde gelen bir aydınının iç dünyasında oluşturduğu infialleri ortaya koymaya çalışacaktır. Hadisenin ayrıntılarına geçmeden önce, bu iki devlet adamının/münevverinin/sanatçısının yolları kesişene kadarki hayatlarına şöyle bir göz atmakta yarar var.

Kostaki Musurus Paşa, 18. yy’da Girit’ten İstanbul’a göç eden bir Rum ailenin çocuğudur. Aile, Hariciye’deki (Dışişleri Bakanlığı) nüfuzlarıyla tanınmış bir semt olan Fener’e yerleşmiş ve uzun süre burada ömür sürmüştür. Rumca, Yunanca, Almanca, İngilizce, Fransızca vb. dillere olan hâkimiyeti ona Hariciye’nin kapılarını sonuna kadar açmış ve Paşa ömrünün önemli bir bölümünü bu bakanlığın bir mensubu olarak geçirmiştir. O, Türk tarihinde, büyükelçiliğe (1856) ve vezir payesine (1867) yükseltilen ilk gayrimüslimdir. Sisam adası, Atina ve Viyana’da değişik görevlerde bulunduktan sonra 1851’de Londra elçiliğine tayin edilen Paşa bu görevini 1885’e kadar sürdürmüştür.

Dante’nin İlahi Komedyası’nı Yunancaya tercüme edecek kadar kültür ve sanatla/edebiyatla iç içe olan Musurus’un kızı Ralouka (Rachel) döneminin Londra’sının birinci sınıf konser piyanistlerindendir. Romanya prenslerinden Gregoire Bassaraba de Brancovan ile evlenen Ralouka biraz da bu izdivacın kendisine sağladığı imkânlar sayesinde devrin birçok önemli sanatçısını, müzisyenini evinde ağırlama fırsatını yakalar. Ralouka ve çocuklarının Marcel Proust ile kurduğu dostluk Fransız romancısının eserlerine yansıyacak kadar derindir. Ayrıca devrin Fransızca şiir yazan önemli şairlerinden biri olan Anna de Noailles, Ralouka’nın kızı ve dolayısıyla Kostaki Musurus’un torunudur. (Bilgi için bkz: Sinan Kuneralp, Yaşam ve Yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi, 2. Cilt, YKY, İstanbul 1999, s. 326-327.)

Samipaşazâde Sezai, Sami Paşa’nın ikinci eşi Gülârâyiş Hanım’dan olan çocuğudur. Başka edebi türlerde öncesi olmakla birlikte esaret temini işleyen ilk roman Sezai’nin Sergüzeşt’idir. Eserin ortaya çıkışında yazarın, çocukluk yıllarında Kafkasya’dan köle olarak gelen annesinden dinlediklerinin önemli bir etkisi vardır. Tıpkı Ahmet Mithat Efendi ve Abdülhak Hamit’te olduğu gibi.

Roman dışında hikâye, hatıra, gezi, sohbet gibi türlerde de yazılar yazan, çeviriler yapan Sezai, Arapça, Farsça, Fransızca, Almanca, İngilizce vb. dilleri iyi derecede bilir. Yazarın çocukluk ve ilk gençlik yılları babasının Taşkasap’taki konağında geçer. Bu konak içinde barındırdığı simalar (konakta kırktan fazla cariye vardır) buraya uğrayan sanatçı ve münevverler sayesinde döneminin kültür ve irfan mekteplerinden biri olmuştur. Hatta Sezai’nin muhayyilesini romana hazırlayan temel amillerden biri de bu mekândır denilebilir.

Sezai’nin devrinde en çok etkilendiği iki yazar Namık Kemal ve Abdülhak Hamit’tir. Avrupaî tarzda ilk hikâye ve roman yazarı olarak da kabul edilen Sezai öğrenimini daha çok aldığı özel derslerle sürdürür ve babasının vefatına kadar her hangi bir devlet hizmetinde bulunmaz veya bulunamaz. Maddi durumu iyi olan ve çocuklarına düşkünlüğü ile bilinen Sâmi Paşa onların memuriyete atılarak da olsa yanlarından ayrılmalarını istemez. Bu nedenle Sezai, ancak babasının ölümünden sonra Londra sefareti ikinci kâtipliği görevine başlayabilir ve bu işini Aralık 1885’de sefaret heyetinin topluca görevden alınmasına kadar sürdürür. (Güler Güven, Samipaşazade Sezayi, Dergâh Yayınları, İstanbul 2009, 248 s.)

(Devrinin yardımsever münevver ve devlet adamlarından biri olan Sami Paşa’nın Ahmet Hikmet Müftüoğlu’nun ailesine -ta Mora yıllarından itibaren- kol kanat germesi hadisesi bir başka yazının mevzuudur ve zihnimizin bir köşesinde sırasını beklemektedir.)

Tanzimat döneminin bu iki şahsiyetini ana hatlarıyla bu şekilde tanıdıktan sonra şimdi de Londra’da geçen ortak yılları Sezai’nin gözüyle biraz daha yakından görelim:

“…

-Namık Kemal’in evvelce İbret gazetesinde intişar eden eserleri bende lisanıma karşı ilk hassasiyeti uyandırmıştı. Bunları tekrar tekrar okuyor ve her okuyuşumda bir evvelkinden daha fazla bir zevk buluyordum. O zamanlar Namık Kemal umumi bir taarruza hedef olmuştu. Edebiyatta yeni zuhur eden bu güneş bazı yarasa fıtratlı edebiyat inhisarcılarını fena halde kıskandırıyordu. O zaman Abdülhak Hâmit’le ben, Namık Kemal’in hararetli ve fedakâr birer müdafii olmuştuk. Eski tarzın taraftarı olan pederimin başta benim yazılarım olmak üzere ara sıra fikirlerimizi tenkit ettiği vakiydi. Fakat her hususta olduğu gibi meslek-i edebîmi (edebiyattaki yolumu) tayin hususunda da bana tam bir serbestî (özgürlük) vermişti. Hiçbir hareketimi tahdit etmez (sınırlamaz), tahdit etmek de istemezdi. Zavallı babam bize çok düşkündü. Ölünceye kadar evlatlarından hiçbirini yanından ayırmamıştı.

İlk memuriyetimi ancak pederimin vefatından sonra aldım… İkinci kâtip olarak Londra’ya tayin edilmiştim(1881). Musurus Paşa gibi ilim ve edebiyat âşığı bir sefirin yanına düşmek şüphesiz ki bir talih eseriydi.

Babamın meclisinden Londra’da Musurus Paşa muhitine intikal etmekle edebî zevklerimden kaybetmiş değil, bilâkis kazanmış oldum. Burası öyle bir muhit idi ki kim bulunsa mutlaka şair olurdu. O tarihlerde asır, Victor Hugo asrıydı. Hugo’nun saltanat-ı edebiyyesi (edebiyattaki etkisi) fikirlerde ve kalplerde hükümrândı. Mamafih İstanbullu bir Rum olan sefirimiz Musurus Paşa Victor Hugo’yu Türk düşmanı bildiği için sevmezdi. Burada size Musurus Paşa’ya ait bir hatırayı nakletmek istiyorum. Bu diplomat kendisini Türk addeder ve her vesileyle ispat etmek isterdi. Bir gün meşhur İngiliz başvekili Gladstone, Bulgaristan ihtilâlini parlamento gerisinde teşrîh ederken (izah ederken) Türklerin barbarlığından bahsetmiş ve Musurus Paşa gibi birkaç şahsiyet müstesna, bütün Türklerin barbar olduğu üzerinde ısrar etmişti. Musurus Paşa bu beyanatı protesto etti ve bu istisnaî muameleyi reddetti.

Musurus Paşanın oğlu Fransa’nın namdar şairlerinden Paul Musurus’un musâhabesi beni edebiyata âdeta bir çılgın gibi bağlamıştı. Resmi meşagilden sonra bir araya gelip Victor Hugo’nun, Dante’nin, Shakespeare’in eserleri etrafında musâhabelerde bulunmak en büyük zevkimizdi. Fakat ne kadar yazık ki, Abdülhamit’in müstebit idaresi, edebiyata olan şevk ve galeyanımızı ve bizde neşe namına ne varsa hepsini kırıp mahvediyordu.

Saraydan aldığımız mecnûnane telgraflarda devletin izmihlâlini kemâl-i vuzûh ile okumak kâbildi. O günlerdeydi ki, İngilizler İskenderiye’yi bombardımana hazırlanıyor ve bize Mısır’a müştereken asker ihraç etmeyi teklif ediyorlardı. Bu teklifin ehemmiyetini ve kaybedilmeyecek bir fırsat zuhur ettiğini kaydeden sefaretin telgrafına saraydan gelen cevabı öğrenmek ister misiniz? İşte:

Gönderilen koyunların yavruları doğdu. Anneleri kuyruksuz olduğu hâlde kendileri kuyrukludur. Bu kuyruklar, kesilecek mi, yoksa kendiliğinden mi düşecek?”

Biz nasıl bir endişeyle, neler düşünerek telgraf çekiyorduk. Onlar, bize evvelce istedikleri için gönderdiğimiz koyunlar hakkında nasıl cevap veriyorlardı. İşte, bütün bu kayıtsızlıklar, şuûrsuzluklardı ki beni ihtilâle sevk etti. Bundan sonraki hayatım, tamamen mücâhede ve mücâdele ile geçmiştir.

Bir gün, yine hiç unutmam. Saraydan bir emir almıştık. Bu emir şapkaya dâirdi. “Sefaret heyetinin cümleten şapka iktisa ettikleri (giydikleri) vâsıl-ı sem-i’ padişahî (padişahın kulağına gitmek)” olduğundan bahsedilerek “bâd-ezin (bundan sonra) hiçbir sebep ve mecburiyetle şapka iktisa edilmemesi” bildiriliyordu.

Emir, bittabi yerine geldi. Fakat bunun neticesi ne oldu, bilir misiniz? Londra’da Osmanlı saltanatını temsil eden sefaret heyetimiz, Çin sefirinden daha gülünç bir vaziyete düştü. Türkiye, İran, Çin mümessilleri, derhal şeklen ayrılmıştık. “Biz Avrupalıyız!” diye sesimin yettiği kadar bağırdığımız o devirde, böyle Asyalılarla, bir safta birleşmek izzet-i nefsime pek ağır gelmişti. O günden itibaren salonlarda tesadüf ettiğim yüksek aileye mensup madam ve matmazeller başımdaki kırmızı fesi ve uzun püskülü görünce bucak bucak kaçmaya başladılar. Hakları da vardı. Bir fesli ile dans etmek, umumi istihzayı üzerlerine celbedebilirdi. Bu vaziyet, elbette ki böyle devam etmeyecekti. Nitekim devam etmedi. Musurus Paşa başta olmak üzere bütün heyet-i sefaret azledildi(1885).” (Yeni Kitap Dergisinde On Yazar On Mülakat, Dergâh Yayınları, İstanbul 2009, s. 84-86.)

Yukarıdaki alıntıyı, daha önce söylediklerimizle tekrara düşmeyi göze alarak şöyle toparlayabiliriz:

*Sezai, Hamit’le birlikte Tanzimat döneminin yenilikçi kanadına mensuptur. Bu iki yazarın kendilerine örnek aldıkları ve hemen her platformda savundukları insan Namık Kemal’dir.

*Sezai’nin babası eli kalem tutan ve konağını devrin münevver ve sanatçılarına sonuna kadar açan muhafazakâr bir devlet adamıdır. Çocuklarına düşkün olan bu baba dünya görüşünün aksine demokrat bir insan portresi çizer.

*Sezai’nin dört yıllık Londra hayatında öne çıkan ana şahsiyet sefir Musurus Paşa’dır. Ayrıca Paşa’nın oğlu Paul yazarın yakın arkadaşlarından biridir. Sezai’nin Paul ile ortak noktası edebiyattır. Victor Hugo, Dante ve Shakespeare bu edebiyat ortak paydasının olmazsa olmazlarıdır.

Sezai’nin gözüyle Musurus Paşa’nın en çok dikkati çeken özellikleri, devlete olan sadakati ile değişik olaylar karşısında takındığı milli tavırdır. Mesela Paşa, Türk düşmanı olarak gördüğü Victor Hugo’yu sevmez. İngiliz başvekili Gladstone’un Türkler aleyhindeki ithamlarına gerekli cevabı vermekten imtina etmez.

*Yazının başında da belirttiğimiz gibi bu metnin nirengi noktası bir Tanzimat dönemi aydınının “izzetinefis” konusunda verdiği imtihandır. Künhüne vakıf olmak için bahsin evveliyatını da göz ardı etmemek gerekir. Bu da, Sezai’nin mizacı ile yaşam tarzını doğru okumaktan geçer.

İki örnekle yazarın mizacının kapısını az da olsa aralayalım:

Abdülhak Hamit, 1882’de Sezai’ye bir mektup yazar. Bu mektupta öne çıkan noktalar Sezai’nin “güzellere” olan düşkünlüğü ile “davetlerin, ziyafetlerin” ona bu yolda sunacağı fırsatlardır:

“… Londra’da senin bulunuşun kadar bence mucib-i arzu bir şey yoktur. Güzellerini seveceğini de beyân icap etmez a. Sizin sefirin orada meşâhir-i küberâdan (ileri gelen tanınmış kimselerden) olduğunu ben bir zaman sana söylemiştim. Devlet-i Osmaniye’yi oranın efradına olsun saltanatlı göstermek merakında bir heriftir. Misafiri çok, davetleri, ziyafetleri boldur. O sayede pek çok kişiyle ülfet edebilirsin.” (Abdülhak Hâmid’in Mektupları, Haz. İnci Enginün, Dergâh Yayınları, İstanbul 1995, s. 230.)

Ölümünden yedi yıl önce Sezai ile yapılan bir mülakatta söz döner dolaşır yazarın aşk maceralarına gelir. Bu maceraların merkezinde bulunan kadınlar yazarın mizacı hakkında bize önemli ipuçları verirler:

“… İhtiyar romancının vakıa başı koca yalçın dağlar gibi bembeyazdır. Fakat kalbi hâlâ yirmi beş yaşındadır. Bunun için bahsimiz bir müddet sonra aşk hudutlarının içine girdi. Sevmekten aşktan bahsettik. Bana gençliğini, aşklarını, İstanbul’da sevdiği meşhur bir tiyatro artistini anlattı; Madrit’te âşık olduğu Andozalı dansöz Konsuella’dan bahsetti.” (Himmet Feridun Es, “Samipaşazade Sezai”, Akşam, 4 Haziran 1929.)

Hayatının merkezine içinde kadınların da bolca bulunduğu bir tür eğlence anlayışını yerleştiren Sezai’nin yukarıdaki ana alıntıda “izzetinefis” kavramına yaptığı vurgu hem kendisi hem de o dönem aydınları bağlamında önemlidir. Ama bu vurguyu tartışmaya geçmeden önce sözlükte “izzetinefis” ibaresine yüklenen anlama şöyle bir göz atalım:

“İnsanın kendisine karşı olan saygısı, onur, öz saygı.” (İlhan Ayverdi, Kubbealtı Lugatı Misalli Büyük Türkçe Sözlük, Bilnet Matbaacılık, İstanbul 2011, s. 592.)

(“İzzetinefis” kelimesi sözlükte Reşit Akif Paşa’dan bir beyitle örneklenmiş:

Bu izzet-i nefs Reşidâ hudâ emanetidir

Anı fedâ edemem en büyük penâha dahi.)

Bu ön bilgelerden sonra konuyu yavaş yavaş toparlayalım.

Sezai’nin Abdülhamit’le “mücâhede” ve “mücâdele”ye girişmesinin arkasında, şapka giyme mevzuu, kadınlar (güzeller) ve dolayısıyla eğlence bahsi vardır. Şöyle ki:

1885’te İstanbul’dan gelen bir emirde Londra elçiliğindeki herkesin şapka giydiği, hangi nedenle olursa olsun şapka giymenin artık yasaklandığı yazılıdır. Şapka yerine giyilen püsküllü fes, burada çalışanlarla birlikte Sezai’yi de rahatsız eder. Sezai’ye göre elçilik çalışanlarını fes giymek zorunda bırakmak onları rencide etmek, daha açık ifadeyle Avrupalı bir görünümden Asyalı seviyesine düşürmek anlamına gelmektedir. Fakat Sezai’nin isyan etmesinin asıl nedeni bütün bu yaşananların neticesidir ki bu da padişah buyruğundan sonra balolarda ve değişik eğlence yerlerinde karşılaşılan Avrupalı kadınların (yüksek aileye mensup madam ve matmazellerin) fesli biriyle dans etmekten fellik fellik kaçmaları durumudur. Bu kadınlar başında fes olan biriyle dans etmemekte haklıdırlar da, çünkü fesli biriyle dans etmek onları fazlasıyla küçük düşürecek bir durumdur. İstanbul’dan gelen bu emir sonrasında Londra’daki eğlence hayatı sona eren Sami Paşa’nın oğlunun “izzetinefsi” kırılmasın da ne yapsın(!)

Musurus Paşa’nın Londra’daki bir Osmanlı devlet adamı olarak aldığı pozisyon ile Samipaşazâde Sezai’nin bir sefaret çalışanı olarak takındığı tavır Tanzimat devriyle ilgili birçok ön yargıyı kökünden sarsar. Böylesine kritik bir süreçte Fenerli bir Rum ile bir Türk-Müslüman aydınının öncelikleri, hayatlarının merkezlerine koydukları değerler ne kadar birbirinden uzaktır. İnsan onurunu inciten davranış, durum ve tutumlar, bunlara verilen tepkiler, hatta bunlar için göze alınan riskler-tehlikeler hangi değerler etrafında hayat sürüldüğünü göstermeleri bakımından bir zihniyet ölçüsü/terazisi mesabesinde kabul edilebilirler. O halde yazımızı bir soru ile bitirebiliriz: Abdülhamit’e karşı bu kadar bilenen Sezai’nin, bir daha devlet hizmetini kabul etmeme noktasına kadar varan kırgınlığının, hatta kızgınlığının arkasında yatan temel olgu, düşünce, inanç, ideal, duygu acaba ne ola ki? Bu sorunun cevabı, iki yüz yıllık son dönem Türk tarihinin kara kutusunu çözecek kadar kıymetlidir.

Comments powered by CComment

More articles from this author

OKYANUSTAN GELEN SES
Bir pazartesi  günüydü. Dersteydim. Planlamış olduğum konser repertuarımın eserlerinden  birini  seslendiriyorduk. Makam Rast idi . 
BURSA’DA BEN: ÇOCUK NARKİSSOS ve YAŞLIı DİONYSOS
Bursa’nın, benim çocukluğuma bellek mekânı olarak yerleşmesinin tarihi, 1940’lardır. 1939’da babam Yahya Hikmet Yavuz’un, Orhangazi kaymakamlığına atandığında üç yaşımı yeni sürüyordum. Bütün bir İkinci Dünya Savaşı boyunca orada kaldığımız için, evin ‘dışarısı’ olarak tanıdığım ilk mekân,...
KÖYÜMDEN... GÖNLÜMDEN... (Aşık Cemal Divani)
Aşık Cemal Divani. Cemal Divani Erzurum'lu. Oltu'nun Duralar Köyünden. Köylüsü Aşık Mevlüt İhsani'nin çırağı. Cemal Divani günümüzün en iyi aşıklarından birisi. Aşıklar için şöyle diyor;
DERYÂYI SİM İÇİNDE ZÜMRÜT GERDANLIK
Bâb-ı Hümâyun… Sultan Üçüncü Ahmet Hân, güzel yüzünü ve mercan mevceli gözlerini annesi Râbia Gülnûş Emetullah Sultan’dan mı almış? Öyle olmasa ikindi güneşinin bu solgun saatinde varlığın orta yerinde dehrin gözleri gibi parlar mı bu çeşme? Asırlardır ebediyete akan bu sebil,...
SUYUN LİSANI
Suyun lisanı vardır. Hatta lehçelere de ayrılır su, zaman zaman…Büründüğü renge göre anlayabilirsiniz kullandığı dili. Dalgalarına da bakınca ruh dünyasını tahlil edebilirsiniz. Su…Hayatın çözülemeyen sırlarından birisi. Yerine başka bir varlığın asla tercih edilemeyeceği baş tacımız. Olmazsa...
İnstagram Hesabımıza Bekliyoruz
https://www.instagram.com/edebiyatdunyamizcom/
prev
next

Yalnızlık ve kalabalık arasından bir şerit geçer. Yalnızlık ve kalabalık arasından bir şerit geçer. Bu şerit bir dengedir, şerit öylesine bir denge işaretidir ki delileri mesut eder. Bense bu işareti gereği kadar görememişimdir. Sabahları Ay devriyesini Güneş’e yeni devretmişken kollarıma yayılan ürperti beni bir insanla sohbet etmekten daha çok cezbeder. Öyle ki karşımda sevdiklerim, sessiz diyaloglar ve kafein; gün batımı izlemekten daha zevklidir. Ben yalnızlık ve kalabalık arasında kalan...

“Ah o 20. asır yok mu!” diyordu Mehmet Akif. “Ne kadar gözdesi varsa hakkıyla sefil” diyordu. 21. asrı görseydi acaba kim bilir daha neler neler derdi! Kesinlikle çok daha ağır ve muhakkak doğru konuşurdu. 21. asırda insanlığın durumu; hayra ve barışa giden yolları tıkayan, güzellikleri yıkan, ar damarı çatlamış, azgın bir selin içinde akıntının tersine yüzen damlanın durumu gibidir. İnsana, insanlığa dair bütün değerleri boğan bu sele sorsanız akıntının tersine yüzen damlalar uyumsuz,...

Namık Kemal’in edebiyat anlamında düşünsel gelişmesi üçlü bir etkinin sonucuna bağlanabilir. Fransızcayı öğrenmesi, Şinasi’yle tanışması, Avrupa’yı görmesi bunlardandır. Namık Kemal’in yenilik hareketlerine katılmasında düşünce ve edebiyat alanlarında eskiye karşı çıkmasında Şinasi’nin olumlu etkisi olmuştur. Ama bunu, aşırı ölçüde büyütmemek gerekir. Çünkü bu etki, öğüt ve esinlenme niteliğindedir. Kemal’in ruhsal eğilimleri bu öğüt ve esinleri kabule elverişli olmasaydı, belki de bu tanışma...

Bugün yeryüzünde kaç dil konuşulduğunu kesin bir sayı vererek söylemek güçtür. Ancak biz, yeryüzünde konuşulan dil sayısını ortalama bir hesapla 3000 - 3500 olarak gösterebiliriz. A ) Kökenleri ya da Soyları Bakımından Diller : Ural-Altay Dil Ailesi Ural : Fin-Ugor ( Fince, Macarca ), Samoyed Altay : Türkçe, Moğolca, Korece ( ? ), Japonca ( ? ) ) Hint-Avrupa ( İndo-Germen ) Dil Ailesi : Asya Kolu : Hintçe, İranca, Ermenice... Avrupa Kolu : a ) Germen Dilleri: Almanca, İngilizce, İsveççe,...

İnsanlık tarihinde görülen siyasal, toplumsal, kültürel, ekonomik vb. olaylara bağlı değişimler, birtakım düşünce ve sanat adamlarını bir araya getirmiştir. Ortak anlayışla hareket eden bu insanlar, değişen toplumun düşünce ve sanat anlayışını şekillendirmiş ve ifade etmiştir. Batı düşünce, edebiyat ve sanatındaki gelişmelerin temelinde eski Yunan ve Latin edebiyatı, hümanizm ve Rönesans vardır. Çoğunlukla felsefi bir düşünceden beslenen sanat görüşlerinin resim, müzik, mimari, edebiyat gibi...

Kültürü çok geniş değerli bir dostum geçen gün bana diyordu ki; – Artık benim için yeryüzünde bir tek eğlence kaldı: Okumak. Ne içkiden, ne danstan ne toplanmalardan hiçbir şeyden tatlı bir duygu alamıyorum. İnsanlardan kaçan yabani bir mahlûk oldum. Bu duyuş, belki sinir bozukluğundan geliyor. Yalnız doğru bir tarafı var ki, o da bu dostumun her tatlı duyguya karşı taş gibi donuk ve soğuk kaldığı hâlde okumaktan kendini alamamasıdır. Demek kültürlü bir insan için; düşünen, anlayan, öğrenmek...

Kıyâmetler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin? Şâir! Hangi şâir? “Şâir değildir” diye itilen, dışlanan! Âkif! Onun kadar vatanı, milleti uğruna ömrünü heder etmiş ve onun kadar hor görülmüş, algı operasyonlarıyla değersizleştirilmiş, gözden düşürülmüş başka bir şâir var mıdır ki?

Mustafa Helvacıoğlu altmışdokuz yaşındaydı. Hiç evlenmemişti. Akrabası yoktu. Babası, kendisi doğmadan evvel ölmüştü. Annesini kaybettiğinde ondokuz yaşındaydı. Yirmibir yıl önce nüfus müdürlüğünden emekli olmuştu. Emeklilik ikramiyesinin üzerine daha önceki yıllardan kalan tasarrufunu ekleyip ev sahibi olmuştu. Aldığı ev şehirden uzaktaydı. İki oda bir salondan ibaretti. Arkasında orta büyüklükte bir de bahçesi vardı. Yeni evinde odalardan birisini yatak odası olarak düzenledi. Diğerini ise...

Pek çok dostum, öğrencim, okuyucum zaman zaman şiir çalışmalarını bana gösterir, fikrimi edinmek isterler. Bilhassa aruz ile yazanlar, bazen bir gazel, bazen bir beyit, bazen bir kıta üzerinde kendilerindeki şiir yeteneği hakkında birkaç kelam etmemi de beklerler. Hemen hepsine çok okumalarını ve az yazmalarını tavsiye ederim. Aruz ile yazmanın şart olmadığını da ilave ederim. Çünkü aruzu tercih eden şair adayı gençlerden çoğunun kullandığı dil, kendi çağının, yaşının ve yaşıtının dili değil,...

İznik; asırların imbiğinden süzülen bir medeniyet tezgâhı. Tezgâhında insanı ve eşyâyı işlemiş, terbiye etmiş. Her şey o ilk sırla başlamış aslında; Oku! Kendini ve eşyâyı oku! Lefke kapısının ardındaki bu gizli bahçede metfun Sarı Saltuk, Danişmend Gâzi’nin, Seyyid Battal Gazi’nin genetik hafızasını taşımış bu topraklara. Lefke Kapı İznik’in “ikinci zamânına” açılan mıntıkasıdır. Sarı Saltuk’u gizleyen bahçenin önündeki bu ince yol zaman rüyasının başlangıcıdır. Bir tarafında Kral Hadrian’ın...

1946 yılında Adana'nın Karaisalı ilçesinin İncirgediği köyünde doğdu. İlkokulu köyünde bitirdikten sonra Düziçi İlk öğretmen Okuluna girdi. 1964–1965 öğretim yılında Düziçi İlk öğretmen Okulundan mezun oldu. Çeşitli illerde öğretmenlik, Halk Eğitimi Merkezi Müdür, Müdür Yardımcılığı görevlerinde bulundu. 1973 -1975 yılında Çukurova Radyosunun açmış olduğu saz sanatçılığı sınavlarını kazandı. 1984 de Çukurova Üniversitesine Müzik Uzmanı olarak atandı. Çukurova Üniversitesi Güzel Sanatlar...

Şair ve yazar. 15 Mart 1961’de Ordu’da doğdu. Aslen Alucra’nın Karaağaç Mahallesi’ndendir. İlkokul dördüncü sınıfa kadar Güzelordu İlkokulu'nda eğitim gördü. Öğretmeninin İstiklal ilkokuluna tayin olması ile bu okula nakil aldırdı. İlkokul dördüncü sınıfın ikinci yarısını ve beşinci sınıfı İstiklal İlkokulu'nda bitirdi(1972), Ordu Merkez Orta okulundan (1975) ve ardından Ordu Lisesi'nden mezun oldu (1978) Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Bölümünü bitirdi. İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğünde...

Kırmızı Kitaplar

Ötüken Yış
GÜNEŞLİ BİR NÎSAN GÜNÜ
Turgut GÜLER
Türk Felsefesi
Kırmızı Yazılar
GÜN BATIMI
ERMENİ TEHCİRİ SIRASINDA SAĞLIK SORUNLARINA KARŞI ALINAN TEDİRLER VE UYGULAMALAR
GURBET YOLU

Yayınlar

TÜRK EDEBİYATINDA ANLAMIN MERTEBELERİ KAVRAMLAR-EDEBÎ TÜRLER-BAZI ESERLER Bu araştırmanın en önemli amaçlarından biri edebî eserin dünyasına girmeye mâni olan endişelerden mümkün olduğu kadar uzak bir şekilde onların günümüze taşıdığı mesajı anlamaya çalışmaktır.
Gönlümden... Ufuklar Ardı Bizim Babamın ezberinde bir çok şiir vardı. Okuduğu güzel sözleri, şiirleri, kıssaları hemen kısa kısa not ederdi. Bir...
Şeyh Edebâlî’nin Osman Gâzî Beğ’in Düşünü Yormasıdır:  “Kara Osman Beğ’imizin atası hörmetli Ertuğrul Gâzî, geçen gün yanına Dursun Fakı ile Samsa...
Yazar         : Prof. Dr. Emine YENİTERZİ Yayınevi        : Selçuklu Belediyesi...
e – KİTAP Yazar : Suzan ÇATALOLUK Sayfa sayısı :139Yayın Numarası: 20e - Yayın Numarası: 6Hikaye serisi : 3Yayın Tarihi: Kasım...
Avrupa Birliği çerçevesi içinde oluşturulmaya çalışılan “Avrupalı kimliği” bir inşa çalışmasıdır. Kuzeydoğuda Ruslar Avrasyacılık ile başat iradenin Ruslardan...

Biyografi

Menâkıb-ı Mustafa Safî müellifi Derviş İbrahim Hilmî Bey’in kendisinden üç yaş küçük olan kardeşi Muhammed Zühdî Bey, Boluludur ve Mudurnulu Halil Rahmî Efendi’nin halifelerindendir. Kendilerinin doğum tarihi bilinmemektedir. Mezarında H. 1276 (M. 1859) senesinde vefat ettiği kayıtlıdır. Bugün...
Yahya Kemal Beyatlı, kendi kuşağına ve daha sonraki kuşaklara mensup birçok şairi yazarı ve kültür adamını etkilemiş bir şairdir. Onun meydana getirdiği etki...
Makedon isyancılar Cemile'nin annesini, babasını katlediyor. Henüz beş yaşındaki Cemile'yi de süngülemişler, öldü diye bırakmışlar. Saatler sonra Osmanlı...
Sanatçı ve Devlet Adamı Gece on buçuk sularında kapısı çalınıyor Alaeddin Bey'in, kapıda polisler. Cumhurbaşkanı Celal Bayar hanım öğretmenler için...
Alaeddin Bey 19 Kasım 1994 de Harbiye Kültür Konser Salonunda hicaz bir şarkı okuyor. "Kimseyi böyle perîşân etme Allâh'ım yeter, Uyku tutmaz, bir...
Alaeddin Yavaşça 1945 yılında İstanbul Erkek Lisesini birincilikle bitirir ve tıp fakültesi imtihanlarını kazanır, tıp tahsiline başlar. Son sınıfta...

Şiir

Geçen ay, kitabevlerinin raflarında kendine has kokusuyla, rengiyle, sesiyle arzı endam eden bir şiir kitabı; baharın kelebekleri, portakal çiçekleri, Arap bülbülleri gibi Çukurova’ya inip bizim fakirhânenin de kapısını çalıverdi. “Ufuklar Ardı Bizim” diyerek gelen Ötüken menşeli bu kitabın...
Ahmet Muhip Dıranas modern Türk edebiyatında hece şiirini Necip Fazıl ve Ziya Osman'la birlikte en iyi temsil eden şairlerden biridir. Hece şiiri...
Bekir Sıtkı Erdoğan (d. 1936), Karaman doğumludur. Asker olmanın şi­irine kattığı zengin bir doğa kültürüne sahiptir. Cumhuriyetimizin 50. Yıl...
Behçet Necatigil'in kısacık uzun hayatına bakanlar, onun okuldan eve, evden şiire gittiğini görürler. Yaşamına, ailesinin tanıklığına, mektuplarına,...
Kıyâmetler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin?             Şâir! Hangi şâir? “Şâir değildir” diye...
Mehmet İsmail’in “Ağaçdelen” Şiirini Yeniden Yazma Denemesi: Göy Gapımı Ağaçdelen Döy De Bax! -Türk Dünyasının gururu Prof. Dr. Mehmet İsmail’e sekseninci...

Öykü Roman Masal

“(…) kendime erkek ve kadın hizmetkârlar edindim,  kendi evimde doğan hizmetkârlarım oldu, ayrıca                                                      ...
Kültür kelimesi insan faaliyetlerinin en incelikli olanlarına verilen ad olarak ifade edilmektedir (Eagleton, 2016, s. 9). Bu kavram, Klemm tarafından...
Türk edebiyatının daima ağır basan kefesi, Türklüğün ortak değeri Dede Korkut Hikâyeleri; mitoloji, tarih, sosyoloji ve kültür gibi alanlarda kaynak...
1. EDEBÎ METİNLERİN FİLME AKTARILMA SÜRECİ İlk edebi eserler bilindiği gibi çok eskiye dayanmaktadır. Buna örnek olarak taş üzerine oyularak yazılan...
Balkanlarda 500 yıldan fazla hüküm sürüp bünyesinde onlarca etnik azınlığı barındıran Osmanlı Devleti, batılı sömürgeci devletlerin de çabalarıyla...
Sevinç Çokum, ilk romanlarında ‘millî kültür ve millî bilinç’ etrafında çeşitli meseleleri konu alır. Son romanlarında ise ferdin etrafındaki kültürel dünyayı...

Mülâkat/Söyleşi

Önünüzde tarihi bir kapı var ve siz bu kapıyı elinizde avuç alanınızı aşan bir usta elinde düğülmüş bir açar ile sözün kapısını açtığınızda gelenek ve şiir üzerine döşediğiniz, ruh ve gönül işçiliği ile süslediğiniz şiir otağı nasıl meydana geldi? Soruyu daha çok şiir ve gelenek bağlamında...
Kadıköy'deki Gençlik Kitabevi'nde 11 Nisan 1987 günü düzenlenen toplantıda konuk Necati Cumalı'ydı. Soruları yanıtlayan Cumalı, kadınların daha gerçekçi ve...
Şair Figen Özer, İstanbul Yazarlar Birliği Salonunda Şiirseverlerle Buluştu:  "Kalemin Ucundan Gönül Burcuna" Dr. Özlem Güngör Haberi: Yazarlar...
Türk edebiyatına en iyi romanlarını vermiş olan Halide Edip, şimdi de yurt dışından mecmualarımıza ara sıra yazdığı fıkralar ve yaptığı yeni neşriyatla yeni...
Konya’nın Seydişehir ilçesinde ressam olarak tanınan Fatma Kırdar’ın ünü gün geçtikçe yaşadığı şehrin dışına taşarak Ülke geneline yayılmış. Genç yaşta eşini...
Konuşan: Selçuk KARAKILIÇ Öncelikle, morfolojik özellikleri incelendiğinde türkünün yüzyıllar öncesinden toplayıp getirdiği anlam yekûnunu nasıl bir...
İrfan Meclisi
İrfan Meclisi
Tarih Gezgini
Tarih Gezgini
İrfan Meclisi
İrfan Meclisi
Edebiyat Sohbetleri
Edebiyat Sohbetleri
Pazar Okumaları
Pazar Okumaları
Gökçe Kızın Dünyası
Gökçe Kızın Dünyası

digertumyazilar

×

Hata

There was a problem loading image CsT25wAOZM-ais0GS9n0Ew1uTpvq6QJPSiEgTABZAHO5euosQ26Hb9kVHQOd_cFXAcqiIZuUApVMPYgUu1Ag0L3g6Ggj-sm6hRI7Mt9iM6hfqfxx8gjPG7q_8r9nGuZQpF0Pu8GzO584WbmYHg.

There was a problem loading image m5mFVSMNKukf2S6YB3lntIOj162VYm1L9CIASmVfc0u5MoNZN3ZHr9SnUKMbMdrQOrRBsUv33dq1yT45QvmVKrZK-Kc8UJMArkfQhgOVqKjSuEbO-HCJKUuvphsK52rJZI_M-Tr-VxYpQXa6jQ.

There was a problem loading image wS8O_q9791c5xIhDiV_52dyOr3IMl_BmHXdWhWWMJM-rvfSdM-GqJapRi7ZL_CKLJYFZFRZQVK8W3jEFh57qUjO2KoMcvm0wYAG-dGaRnty9O4bapjb3rzcDbDi6XGryQ8FUXaw_2lpXOyPT9w.

Alaeddin Bey 19 Kasım 1994 de Harbiye Kültür Konser Salonunda hicaz bir şarkı okuyor. "Kimseyi böyle perîşân etme Allâh'ım yeter, Uyku tutmaz, bir ümit yok, gelmiyor hiçbir...
Menâkıb-ı Mustafa Safî müellifi Derviş İbrahim Hilmî Bey’in kendisinden üç yaş küçük olan kardeşi Muhammed Zühdî Bey, Boluludur ve Mudurnulu Halil Rahmî Efendi’nin...
Sanatçı ve Devlet Adamı Gece on buçuk sularında kapısı çalınıyor Alaeddin Bey'in, kapıda polisler. Cumhurbaşkanı Celal Bayar hanım öğretmenler için bir yemek vermiş. Sohbet...
Mehmet Kaplan, üniversitelerde, sanat, edebiyat ve kültür çevrelerinde tanınmış bir edebiyat araştırmacısı; eleştirmen, denemeci, “müşfik ve müşvik bir hoca”, kültür adamı,...
Yahya Kemal Beyatlı, kendi kuşağına ve daha sonraki kuşaklara mensup birçok şairi yazarı ve kültür adamını etkilemiş bir şairdir. Onun meydana getirdiği etki ve bıraktığı iz,...
Türk edebiyatının daima ağır basan kefesi, Türklüğün ortak değeri Dede Korkut Hikâyeleri; mitoloji, tarih, sosyoloji ve kültür gibi alanlarda kaynak durumundadır. İçeriğinin...
Alaeddin Yavaşça 1945 yılında İstanbul Erkek Lisesini birincilikle bitirir ve tıp fakültesi imtihanlarını kazanır, tıp tahsiline başlar. Son sınıfta bir fasıl toplantısındadır....
Alaeddin Yavaşça emanetini teslim etti. Beşiktaş'taki Yahya Efendi Türbesi Haziresi'ne defnedildi. Yahya Kemal diyordu ya "Kökü mazide olan atiyim" diye. Tam Alaeddin Yavaşça...
Makedon isyancılar Cemile'nin annesini, babasını katlediyor. Henüz beş yaşındaki Cemile'yi de süngülemişler, öldü diye bırakmışlar. Saatler sonra Osmanlı askeri bulmuş,...
Oğuzların atası Oğuz Han ve oğullarının destanını anlatan başlıca iki kaynak vardır. Bunlardan birincisi Paris Milli Kütüphanesi’nde bulunan Uygur yazısıyla yazılmış, eksik tek...
Türk illeri dünyanın en eski illerinden olarak, dört bin yıla yakın keçmişl a rind a Asya, Afrika ve Avrupa qitelerine yayılmışlar ve oralarda büyük millet ve devletler...
“Tarihî çeşmeler zamanın gözleridir. Geçmişten geleceğe bakarlar. Hiç ummadığınız bir köşe başında bile tarihin şahitleri olarak karşınıza dikilirler. Siz önünden geçip...
"Bugün dünya birbirine zıt iki yere parçalanmıştır: zalimler ve mazlumlar. Niçin bu insanlardan birisi parasının gücü ile sanat öğrensin, eğitim alabilsin; diğeri ise bütün...
Türk dünyası edebiyatlarının önemli bir parçasını teşkil eden Özbek edebiyatı, Özbekistan’ın bağımsızlığa kavuşmasıyla birlikte, kendine özgü metotlar geliştirerek dünya...
Günümüzde geçmişte hiçbir zaman olmadığı kadar fazla insan tarih yazmanın, aynı şekilde hiçbir zaman olmadığı kadar insan da geçmişe dair bilgi edinmenin peşindedir. Bu...
Hoparlörü tıklayıp seçtiğiniz alanı dinleyebilirsiniz Powered By GSpeech