Welcome to Edebi Medeniyet : Ebedi Medeniyet   Hoparlörü tıklayıp seçtiğiniz alanı dinleyebilirsiniz Welcome to Edebi Medeniyet : Ebedi Medeniyet Powered By GSpeech
Edebi Medeniyet 
Ebedi Medeniyet
Prof.Dr. Muharrem DAYANÇ">
(Okuma süresi: 6 - 11 dakika)
Bunu okudun 0%
                        Adana Aladağ’da yanarak ölen yavrulara ithaf
 
Bugün garîb gönlümün garîb bir melâli var
Memâttan tevahhuşu hayâttan kelâli var!
Yetişti bir hatar-gehe zavallı râh-ı aşkta
acinin ustasiNe gitmeye cesâreti ne durmaya mecâli var!
Yakarsa düştüğü yeri taaccüb etme giryeme
Bilir misin cemâlinin ne âteşîn hayâli var?
Aman ne dil-nişîn belâ, ne tatlı zehr imiş gamın
Ne çekmek isterim ne de geçilmek ihtimâli var!
Gamınla doldu Ekrem’in o şi’rlerle tab’ı kim
Hazin hazin tasavvuru yanık yanık meâli var.
Recaîzâde Mahmut Ekrem’in (1847-1914) “Tegazzülden Geçemem” (Zemzeme III, 1885) adlı yukarıdaki şiirini ayrı severim. Arada olmayı, eşikte kalmayı merkezine koyduğu bu şiirde Ekrem bize, ruh halinin ve dünyasının gizli kalmış yanlarını seyrettirir. Şiirin estetik değeri de şairin iç dünyasına paralel yürür. Güzeldir güzel olmasına ama öncekilerin söylediklerinden çok da ayrı değildir bu gazel. Ekrem’ce bir duyuşa, farklı bir imgeye, çarpıcı bir hayale tesadüf edemezsiniz mısralarında. Nedendir bilmem, yine de severim bu şiiri, şiirin akışını, dille konunun örtüşmesini.
Madem yazıya şiirle giriş yaptık, Ekrem’de en sevdiğim dizeyi de söyleyeyim. Şair “Şevki Yok” adlı şiirinde edebiyatımızın en güzel söyleyişlerinden birine ulaşır. Oğlu Nijad’ı kaybetmeden üç yıl önce yazdığı bu şiirine (1895) “Geldi ammâ n’eyleyim sensiz bahârın şevki yok!” mısraını nakarat yapar. Çaresizliğin, hem de bahar mevsiminden hareketle bu kadar güzel ifadesini bulduğu çok fazla mısra yoktur şiirimizde.
Divan şiirinin büyülü, ilhamını gelenekten alan mazmunlarla yüklü dünyasının aksine Tanzimat şiiri daha çok modern ya da yavaş yavaş modernize edilen kavramlarla örülüdür. Genelde toplumcu yönü ağır basan bu dönem şiirinin bireysel ve trajik yanını temsil eder Ekrem. Biraz açmak gerekirse, ne Şinasi kadar rasyonalist ne Namık Kemal kadar gür sesli/propagandist ne Ziya Paşa kadar hikmetli/derûnî ne Hamit kadar savruk ve yerleşik kuralları altüst edicidir onun şiiri. Oysa muhayyilesini bir ömür besleyecek kadar acılarla doludur belleği. Bu acıların altında ezilir Ekrem ve belki de bu yüzden cılız çıkar onun şiirinin sesi.
Yazının ilham kaynağı olan alıntıyı paylaşma zamanı geldi. Elbette Tanpınar’dan:
“Filhakika dâima sakat ve hakiki şekilden mahrum olan bu manzumeleri (Ekrem’in şiirinden bahsediyor.) insanda derinden kaynaşan hiçbir hayal diriltmez ve hiçbir musiki onları canlandırmaz. Kader onun ilhamından şiirin tam sesini koparabilmek için bu talihsiz babayı boş yere üst üste dener. O, yıldırımın çarptığı yerde bir sene evvelki gezintilerin hâtıralarını arar. Ölüm hayatına sadece siyah tüllerden bir dekor ilâve etmekle kalır. Şiirde dili kaybeden her şeyi kaybeder. Çünkü her şeyden evvel insanı kaybeder. Hiçbir düzeni olmayan, sadece lügatten seçilen, ne halkın ağzında, ne kültürde prestiji olan kelimelerle yapılan bu şiirler, bu rastgele kafiyeler ancak sakat çocuklar doğurabilirdi.”
(19 uncu Asır Türk Edebiyatı, Çağlayan Kitabevi, İstanbul 1985, s. 482.)
İlk bakışta öylesine bir şair-şiir değerlendirmesi gibi duran yukarıdaki paragrafta bir eleştirmen olarak Tanpınar’ın hem mizacının hem de iç dünyasının arketipsel arka planını görmek mümkün. Bütüncül bir gözle ele alındığında bu tahlilde Tanpınar’ın, Ekrem’in hayatındaki trajik yaşanmışlıklardan ödünç aldığı kavram ve olguları onun şiirinin eksik yönlerini ortaya koymak için kullandığı görülür ve ortaya dikkatli okuyucuların içini cız ettirecek bir yorumlar silsilesi çıkar.
Nasıl mı, somut örneklerle izah etmeye çalışalım:
Önce, ilk ve son cümlede geçen “sakat” kelimesi üzerinde duralım. Ekrem’in Sunullah Emced adını verdiği, bakıcısının dikkatsizliği sonucunda 1,5 yaşında yatalak olmuş, bu hadiseden sonraki hayatını alil bir şekilde sürdürmek zorunda kalmış bir yavrusu vardır. Şair yirmi yılını beraber geçirdiği bu yavrusunun şahsında, sadece çaresiz bir baba olmanın zehrini soluklamaz, evlat kaybetmenin acısını da bütün yakıcılığıyla hisseder. Bu acı, bir faninin hayatında yaşayabileceği en büyük acıdır. (“Evlat acısı gibi içine çökmek” deyimi hatırlansın.) Son cümledeki “sakat çocuklar” göndermesi her ne kadar şiir bahsi için kullanılmış olsa da bana çok acımasız gelir. Evet, bu kitap Ekrem’in ölümünden sonra yazılmıştır, doğru; babalık duygusunu tatmayan biri tarafından kaleme alınmıştır, bu da doğru; ama bütün bunlar, bu çıkarımların, yaşanmış bir acı üzerinden kurgulanmış acımasız bir yorum olduğu gerçeğini değiştirmez.
Peki, “Kader onun ilhamından şiirin tam sesini koparabilmek için bu talihsiz babayı boş yere üst üste dener.” cümlesi Ekrem’in hayatındaki hangi gerçeğe vurgu yapar? Hemen söyleyelim Ekrem, Tanzimat dönemi sanatçıları içinde peş peşe üç evlat acısı yaşamış tek insandır. Hatta, ilk çağlardan bugüne kadar, üç çocuğunu peş peşe kaybetmiş başka sanatçımız var mıdır, bilmiyorum. Sunullah Emced’in trajik hayatından ve ölümünden yıllarca önce, evliliğinin daha ikinci senesinde evlat acısıyla tanışmıştır Ekrem. Kızı Fatma Pirâye doğarken ölmüştür. Şairin, baba olma heyecanına ölümün gölgesi düşmüştür. Bu gölge şairi “Tahassür” (Zemzeme I, 1298/1880) adlı şiiri yazacak kadar yaralamıştır. Acıyla mahcubiyetin iç içe geçtiği şiiri buraya almakta yarar var:
Âh kim Pîrâye’min işte bu yerdir meskeni!
Şu siyeh topraklar olmuştur o nûrun mahzeni.
Gelmedim on beş sene bilmem ne yanda medfeni.
Ey mezâristân bana ettirme âh ü şîveni!
Rahm edip âgâh edin ey servler, taşlar beni!
Bî-nişan terk eyledim eyvâh evlâdım seni!
Söyle yavrum eyleyim şâdâb-ı giryem hâkini
Hangi topraktır senin örten vücûd-ı pâkini?
Züldür on beş yılda bir kerre ziyâret kabrini.
Yok hicâbımdan taharrîye cesâret kabrini.
Ger zaman ettiyse pâmâl-i hakâret kabrini,
Bir vazîfeydi bana etmek imâret kabrini.
(Bir avuç hâk-i mübârekten ibâret kabrini!)
Eylemez kimse banâ hayfâ işâret kabrini.
Söyle yavrum eyleyim şâdâb-ı giryem hâkini
Hangi topraktır senin örten vücûd-ı pâkini?
Bir küçük kevkeb gibi kim doğmadan örter sehâb
Etmeden çeşmânını bir kere olsun şule-tâb
Cây-gâhın eyledik mehde bedel zîr-i türâb
Fikrime gömdüm diye hiç etmedim kabrin hesâb.
Cüst ü cû etmekteyim şimdi mezarın bî-hicâb
Bî-nişan koydum seni gönlüm harab olsun harâb!
Söyle yavrum eyleyim şâdâb-ı giryem hâkini!
Hangi topraktır senin örten vücud-ı pâkini?
Ey cihândan hiç nasibi olmayan cân ahteri!
Kalmadım bir dem -tulûunla ufûlünden beri-
Tâli-i nâ-sâzını yâd u teessürden berî
Kabrine geldim bugün îsâr için eşk-i teri
Cüst ü cû eyler gözüm câ-yı sükûtun serseri
Gözlerim râzı mısın tartîb ede her bir yeri?
Söyle yavrum eyleyim şâdâb-ı giryem hâkini!
Hangi topraktır senin örten vücud-ı pâkini?
Hayf kim çok gördü sen nev-bâvemi devrân bana.
Vermedi bir gün der-âguş etmeğe meydân bana.
Olmadın yavrum niçin bir kerrecik handân bana?
Pek ağır geldi bugün bilmem neden hicrân bana?
Çâre-sâz ol bâri sen ey dîde-yi giryân bana!
Cây-gâhın söylemez mâdâm kabristân bana;
Söyle yavrum eyleyim şâdâb-ı giryem hâkini
Hangi topraktır senin örten vücûd-ı pâkini?
Çeşm-i cânım görmede şimdi yetişmiş bir nihâl
Kim kar altında kalan bir gülbün-i nevres-misâl
Muhtecib bir sütre-i beyzâda kadd ü yâl ü bâl
Dîde nemlenmiş, nazar mahzûn, uçuk reng-i cemâl
Âşinâlıkla olur rûha emel-bahş-ı visâl.
Âh Pirâye’m meğerki sensin ol nâzik hayâl
Söyle yavrum, eyleyim şâdâb-ı giryem hâkini!
Hangi topraktır senin örten vücûd-ı pâkini?
Bu iki büyük acıdan sonra 1 Eylül 1883’te, şairin hayata tutunmasına vesile olan Mehmet Nijad dünyaya gelir. Mehmet Nijad, onun bütün boşluklarını yeniden sevgiyle doldurur. Sevinci kelimelerden taşar:
“Yâ Rab sana nasıl hamd ü senâ edeceğimi bilemem. Bana hayat içinde diğer bir hayat… cihân içinde diğer bir cihân… bir cihân-ı feyzâfeyz bahşettin.” (Tefekkür, s. 7.)
Ekrem’in talihine bakın ki Mehmet Nijad da çaresiz bir hastalığa yakalanır ve 1 Mart 1898’de hayata gözlerini yumar. Şair yaşayan bir ölüdür artık, sığındığı Büyükada ise mezarı. (Büyükada’nın Ekrem’in hayatına girişinin hikâyesini yazının sonuna bırakalım.) Şairin hayatının bundan sonraki kısmına bu acı damgasını vuracaktır. Şimdi, Ekrem’in 1910 yılında Büyükada’da yazdığı “Âh Nijad” adlı şiiri okuma zamanı:
Hasret beni cayır cayır yakarken
Bedenimde buzdan bir el yürüyor.
Hayâline çılgın çılgın bakarken
Kapanası gözümü kan bürüyor.
Dağda kırda rast getirsem bir dere
Gözyaşlarımı akıtarak çağlarım.
Yollardaki ufak ufak izlere
Senin sanıp bakar bakar ağlarım.
Güneş güler, kuşlar uçar havada,
Uyanırlar nazlı nazlı çiçekler.
Yalnız mısın o karanlık yuvada?
Yok mu seni bir kayırır, bir bekler?
Can isterken hasret oduyla yansın,
Varlık beni alîl alîl sürüyor.
Bu kaygıya yürek nasıl dayansın?
Bedenciğin topraklarda çürüyor!
Bu ayrılık bana yaman geldi pek,
Ruhum hasta, kırık kolum kanadım.
Ya gel bana, ya oraya beni çek,
Gözüm nuru oğulcuğum, Nijad’ım
Tanpınar’a geri dönelim. Bu örneklerle, Tanpınar’ın “kaderin bu talihsiz babayı boş yere üst üste denemesi ve şiirin tam sesini koparamaması” ifadesini örneklemeye çalıştık. Sanatkârane ve çarpıcı bir çözümleme ile karşı karşıya olduğumuz su götürmez. Fakat bu yorum, “acı çekmeyenin yüreği bütün” dedirtecek kadar da empati duygusundan ve merhametten uzak. Acaba Tanpınar baba olsaydı, Ekrem’in hayatından hareketle bu tür mihânikî/mekanik yorumlara gidebilir miydi? Sözün şehvetinin bu derecesine yüreği ve kalemi evet der miydi?
“Ölüm hayatına sadece siyah tüllerden bir dekor ilâve etmekle kalır.” derken de peş peşe yaşanan bu acıları kasteder Tanpınar. Acılarını yenebilseydi, bunları dile taşıyabilseydi, aslında elinde tükenmez bir hazine vardı, demeye getirir anlayacağınız. Aklıma Sezai Karakoç’un, “Acıyı yadsımıyorum. Yanlış anlaşılmasın. Çile her sanat adamı için varoluş şartı. Ancak, sanat onu aşmakla başlar.” (“Şiirin Oluşumu”, Edebiyat Yazıları, İstanbul 1982, s. 84.) sözleri geliyor ama iki yazarın algıları arasındaki fark sesimi kısıyor.
Tanpınar’ın bu paragrafta şiir bahsinin estetik yönüne vurgu yaptığı ve aynı zamanda sübjektif görüşler ihtiva etmeyen tek yer şurası: “Şiirde dili kaybeden her şeyi kaybeder. Çünkü her şeyden evvel insanı kaybeder. Hiçbir düzeni olmayan, sadece lügatten seçilen, ne halkın ağzında, ne kültürde prestiji olan kelimelerle yapılan bu şiirler…” Ekrem’in şiirlerinin savrukluğundan, belli bir kompozisyona ulaşamamasından, dile yeni anlam/mecaz/metafor ve imgeler katamamasından, halkın kullandığı/yaşayan, muhayyileye kapı aralayan kelimeleri bulamamasından, hasılı insanı yakalayamamasından dem vuruyor Tanpınar. Aklımıza Tanpınar’ın bir başka yazısındaki, “Türkçe mi? Halkın ağzında idi. Bütün ideolojilerin, ütopyaların dışında şiir dilini, orada, yani evde, sokakta aramak lâzımdı. Şiirimiz çapaçul bir estetiğin içinde asırlarca farkına varmadan bunu yapmıştı. Daha Yahya Efendi:
Neler çeker bu gönül söylesem şikâyet olur
dediği gün bu programı vermişti.” (Yahya Kemal, Dergâh Yayınları, İst. 1995, s. 25.) şeklinde uzayıp giden sözleri geliyor. Tanpınar hep aynı Tanpınar.
Genel bir Ekrem değerlendirmesi ile yazıyı toparlayalım.
Ekrem, vücudunun cılızlığı, hassas ve hastalıklı olması yüzünden askerlik mesleğini yapma hayalini gerçekleştiremez ve belki de bu durum onun altmış yedi senelik ömrünün ilk düş kırıklığı olur. Yine onun hayatını derinden etkileyen bir başka trajedi, amcası Arif Efendi’nin kızı Ayşe Güzide Hanım ile yaptığı akraba evliliğinin, tek neden olmamakla birlikte, sebep (olduğu düşünülebilecek olan) evlat acılarıdır. Bu ve buna benzer trajediler yazarın özellikle şiirlerini otobiyografik okumaya açık hale getirir. Fakat Ekrem’i, sadece bu talihsiz ve elim hadiseler bağlamında düşünmek, değerlendirmek doğru olmaz. Çünkü onun edebiyat tarihindeki etkisi yeniliğin bir devamı olarak bugüne kadar gelir. Ekrem, modernleşme tarihimizin ilk edebiyat teorisyenidir de her şeyden önce. “Edebiyat bir halkın ahlâk ve âdâtını, efkâr ve hissiyâtını, her türlü ahvâl ve etvâr ve muâmelât ve mahsûsâtını ekseriya yalancı bir lisan ile doğruca olarak tarîf ve tasvîr eden külliyât-ı âsârdır.” şeklindeki edebiyat tanımı ve bu tanımda kullandığı “yalancı bir lisân” ibaresi oldukça ilginçtir. “Yalancı bir lisan”, dilin günlük hayattaki kullanımlarından farklı sanatsal bir form içinde icrası demek, yani “sanatlı/mecazlı bir söyleyiş” demek. (İsmail Parlatır, Recaîzâde Mahmut Ekrem Hayatı Eserleri Sanatı, Ankara 1983, s. 52.) Bu tanımla birlikte Tanpınar’ın bir üst paragraftaki görüşlerine bir kere daha bakılırsa bu iki yazarın şiir diline/edebiyata yaklaşımlarındaki farklılık hemen anlaşılır.
Doğrudan veya dolaylı olarak devrinin edebî tartışmaları içinde olmuş (Demdeme-Zemzeme, Abes-Muktebes Tartışmaları) ve mensubu bulunduğu edebiyat topluluğundan sonra ortaya çıkacak Servet-i Fünûn hareketinin oluşumuna ciddi anlamda katkı sağlamıştır.
Türk edebiyatında mensur şiir türünden ilk defa bahseden de o olmuştur.
Tanzimat’ın birinci ve ikinci nesli içinde Avrupa’ya gidemeyen birkaç sanatçıdan biri de Ekrem’dir. Avrupa derken, belli başlı Avrupa ülkelerini ve daha çok Londra, Paris, Viyana, Berlin gibi şehirleri, bu şehirlerdeki kültürel ortamları kastediyoruz. 1890 yılında ortaya çıkan bulaşıcı bir hastalığı yerinde görmek/araştırmak için oluşturulan bir komisyona seçilen Ekrem on beş günlük görevle Trablusgarp’a gider, fakat burada üç ay kalır ve buradan Malta’ya geçer. Bu geçişteki amacı aslında Malta’dan Avrupa’ya kaçmaktır. Bu durumu sezen Abdülhamit Malta konsolosu Nafilyan Efendi’ye bir emir gönderir ve yazarı apar topar İstanbul’a getirtir. Olanların arka yüzünün farkında olan Ekrem bu sefer rahatsızlığını ileri sürer ve hava değişimi bahanesiyle Avrupa’ya gitmek için saraydan izin ister. Abdülhamit Avrupa yolculuğunun ona iyi gelmeyeceğini söyler ve şaire Büyükada’da dinlenmesini tavsiye eder. Hatta bununla da yetinmez Büyükada’da ona bütün masrafları hazineden karşılanan bir ev kiralar. Sonuç mu, Ekrem Avrupa’ya gidemez. (Parlatır, s. 35-36.)
Batı edebiyatının kurucu/öncü şahsiyetlerinden biri olan Ekrem, bir ömür boyunca memleketine ithal etmeye çalıştığı fikirlerinin menbaını göremeden bu dünyadan göçer ve on beş yaşında toprağa verdiği Mehmet Nijad’ına, onu toprağa verdikten on beş yıl sonra, 31 Ocak 1914’te, yeniden kavuşur.

Comments powered by CComment

More articles from this author

OKYANUSTAN GELEN SES
Bir pazartesi  günüydü. Dersteydim. Planlamış olduğum konser repertuarımın eserlerinden  birini  seslendiriyorduk. Makam Rast idi . 
BURSA’DA BEN: ÇOCUK NARKİSSOS ve YAŞLIı DİONYSOS
Bursa’nın, benim çocukluğuma bellek mekânı olarak yerleşmesinin tarihi, 1940’lardır. 1939’da babam Yahya Hikmet Yavuz’un, Orhangazi kaymakamlığına atandığında üç yaşımı yeni sürüyordum. Bütün bir İkinci Dünya Savaşı boyunca orada kaldığımız için, evin ‘dışarısı’ olarak tanıdığım ilk mekân,...
KÖYÜMDEN... GÖNLÜMDEN... (Aşık Cemal Divani)
Aşık Cemal Divani. Cemal Divani Erzurum'lu. Oltu'nun Duralar Köyünden. Köylüsü Aşık Mevlüt İhsani'nin çırağı. Cemal Divani günümüzün en iyi aşıklarından birisi. Aşıklar için şöyle diyor;
DERYÂYI SİM İÇİNDE ZÜMRÜT GERDANLIK
Bâb-ı Hümâyun… Sultan Üçüncü Ahmet Hân, güzel yüzünü ve mercan mevceli gözlerini annesi Râbia Gülnûş Emetullah Sultan’dan mı almış? Öyle olmasa ikindi güneşinin bu solgun saatinde varlığın orta yerinde dehrin gözleri gibi parlar mı bu çeşme? Asırlardır ebediyete akan bu sebil,...
SUYUN LİSANI
Suyun lisanı vardır. Hatta lehçelere de ayrılır su, zaman zaman…Büründüğü renge göre anlayabilirsiniz kullandığı dili. Dalgalarına da bakınca ruh dünyasını tahlil edebilirsiniz. Su…Hayatın çözülemeyen sırlarından birisi. Yerine başka bir varlığın asla tercih edilemeyeceği baş tacımız. Olmazsa...
İnstagram Hesabımıza Bekliyoruz
https://www.instagram.com/edebiyatdunyamizcom/
prev
next

VAPUR dopdoluydu. Son düdük öttü. İki yandaki çarklar, dar kafeslerinde birden uyanan alışkın ve müthiş deniz aygırları gibi, hiddetli bir gürültü çıkararak, kımıldandı. Bütün vapur hafifçe sarsıldı. Hava gayet güzeldi. Kadıköy'e gidiyorduk. Sonu leylak renkli sisler içinde eriyen Marmara'nın kubbeli, ince minareli, uzun ve uyumuş ufuklarında, büyük ve beyaz kenarlı bulutlar, parçalanmış köpük dağları halinde yavaş yavaş büyüyor, dağılıyor, toplanıyor, derin çukurlarında, yüksek tepelerinde...

Samiha Ayverdi KUBBEALTI NEŞRİYAT Yazar, bu eserinde Türk gençliğinin, millî ve mânevî değerlerine kıymet vererek eğitilmesi gerektiği; dününü unutan gençliğin bugününü bilemeyeceği gerçeği üzerinde ısrarla durur. Eğitim ve öğretim politikamızın memleket dert ve davalarının başına gelen en mühim meselemiz olduğuna işaret eder.

Ünlü (vokal) bakımından çok fakir olan Arap alfabesiyle ünlüsü bol Türkçenin birlikteliği başından beri problemliydi. Şaşırtıcı olan, bu problemi giderme yolunda hemen hiç çalışma yapılmamış olmasıdır. Aynı alfabeyi kullanan öteki halklar, kendi dillerine has sesler için bazı işaretler kullanarak yeni harfler türettikleri halde, atalarımız böyle bir ihtiyaç hissetmemiş, Arapçada bulunmayan p, ç, j ve ñ ünsüzlerini (konsonant) ilâve etmek dışında, ıslahattan kaçınmışlardır. Doğrusu ben bu tuhaf...

“Bildik gelenler geçmiş, Konanlar geri göçmüş” Yunus Emre Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde… Hayat da böyle değil mi? İster yaşanan an, isterse yaşanmış ve hatırımızda kalan kısmı; ikisi de, hayatın kendisi değil mi? Zaten hayat da farkında olunandır, olunmayan değil. Hatta hatıra olarak yaşanan hayat; çoğu kez, farkında olunmadan yaşanan hayattan daha sahici, daha gerçek olabilir.

Bir insanın kendi köyü dışında ikinci köyü olsaydı benim ikinci köyüm hiç şüphesiz İlimbey olurdu. Elbette birçok nedeni var bunun, ama en önemlisi canım annemin köyü İlimbey. Bu yüzden çocukluk hatıralarımın bir kısmında bu köy de var. Dedelerim Batum’dan Adapazarı’na göç ettiklerinde önce bu köye yerleşmişler ve köyün biraz dışında, hatta üstünde orman içinde yeşil bir vadi olan Parsah’ı tercih etmişler. Başta pek dert etmemişler merkeze ve bazı nimetlere uzaklığı, ama zaman geçtikçe zor...

1910 yılına ait bu soruyu gündeme getirmemizin nedeni üzerinden bir asırdan fazla süre geçse de aynı sorunun cevaplarına duyduğumuz ihtiyaçtır. Eskişehir’in ilk ve efsane müdürü Ethem Nejat Bey; Alasonya Lisesi Müdürü iken, yani Eskişehir’e tayininden beş yıl kadar önce yazdığı “Liselere mi, Başka Mekteplere mi Muhtacız?” başlıklı yazısında günümüzün de ilerisinde bir eğitim vizyonuyla eğitim sistemi arayışlarına çözüm bulmuştur.

Edirne’deki bir yılım bir ömre mal oldu. Şimdi anlıyorum ki üniversite hayatımın ilk yılını Edirne’de geçirmemiş olsaydım, genel anlamda edebiyata, özel anlamda şiire bakışımda ciddi farklılıklar olacaktı. Ne mi eksik kalacaktı, hemen söyleyeyim: Sonraki yıllarda, Süreyya Beyzadeoğlu gibi, Divan şiirini, içinin estetik titreşimlerinde arındırdıktan sonra cezbeye kapılmış bir derviş gibi öğrencilerine sunan ikinci bir Hocam olmadı. Burada anlatmaya çalıştığım şey, şiiri bütün uzviyetiyle, bütün...

Bir Ramazan ayı başlangıcının öncesi cumada vaaz veren konuşmacı hoca önce Türkçe, Sonra Arapça, en sonra da İngilizce konuştu. Bunun üzerine. Önce “müezzine” ve “cemattaki bir ilahiyat hocasına” aramızda “İngiliz misafir mi var dedim”. Onlar “hayır, bizde anlamadık, niye böyle konuştu” dediler. Bunun üzerine ayağa kalkarak cemaata hitaben " Is there any english man in this here " (Burada İngiliz herhangi biri var mı?) diye seslendim. kimse el kaldırmadı. Namazı kıldıracak hoca “namazdan sonra...

“Kapalıçarşı, kapalı kutu” demiş şair… Hangi şair söylemişti şimdi bunu hatırlayamadım ama, şehrin kalbi belki de bu kapalı kutunun içinde bir yerlere gömülü. Mahkûmu olduğum bir zaman dilimi içinde, şimdiki dünyaya bakan gözlerimin eşyânın ardındaki sırrı didikleyerek acı çekmemi kim istiyor ki benden? Üstadım Tanpınar gibi zamanın durduğu ve biriktiği mekânların ürpertici loşluklarında aradığım ne? Zamanın hem içinde hem de dışında yaşamak ve mütemadiyen ıstırap çekmek! Neden?

Diaspora kavramı ermeni diasporası ifadesinden dolayı zihnimizde hoş bir imge yaratmamaktadır. Hâlbuki kavram sadece ermenilere ait değildir. Diaspora kelimesi Yunanca dia ve sporos kelimelerinden türemiş, sağa sola dağılmış tohumlar anlamına gelmektedir ve herhangi bir ulusun veya inanç topluluğunun vatanlarından ayrılan kolunu ifade etmek için kullanılır. Bu tanımdan yola çıkarak Türk diasporasından bahsedebiliriz. Türk diasporasında ana vatanı Türkiye olarak aldığımızda diaspora...

Cengiz DAĞCI Kırım'ın Gurzuf kasabasında 9 Mart 1919’da dünyaya geldi. Çocukluğu kıtlık, yoksulluk, deprem gibi tabii âfetler yanında Rus emperyalizminin zulmü ve büyük baskılar altında geçti. Babası Emir Hüseyin Dağcı, annesi Gurzuflu Emir Salih Bey’in Kızı Fatma Hanım’dır. Cengiz Dağcı dört yaşına geldiğinde ailesi Gurzuf’tan Kızıltaş köyündeki evlerine taşındı. İlkokulu da burada tamamladı. 1932 yılında ailesi Akmescit’te taşınınca, Onikinci Numune Mektebine gitmeye başladı. 1936 yılında...

Vaktiyle “Hisar” dergisinin bir sayısında Sabahattin Teoman, kendisiyle yapılan bir konuşmada, şiire dair görüşlerini şöyle izah ediyordu; "... Şiir, insanları nebattan ve hayvandan ayıracak izlerin en derinini açan bir şeydir. Şiir lezzetini tatmamış insanın, köpürmüş yağlar içinde, başka göğüse atlamak için çırpınan tüylenmiş zavallı kalbini düşünüyorum. Bütün işinin, günün 24 saatinde, dolu bir mideye okkalar-ca kan sıkmak olacağını bilseydi, o göğüse girmezdi. ” Gerçekten, bugün gözlerini...

Kırmızı Kitaplar

Ötüken Yış
GÜNEŞLİ BİR NÎSAN GÜNÜ
Turgut GÜLER
Türk Felsefesi
Kırmızı Yazılar
GÜN BATIMI
ERMENİ TEHCİRİ SIRASINDA SAĞLIK SORUNLARINA KARŞI ALINAN TEDİRLER VE UYGULAMALAR
GURBET YOLU

Yayınlar

TÜRK EDEBİYATINDA ANLAMIN MERTEBELERİ KAVRAMLAR-EDEBÎ TÜRLER-BAZI ESERLER Bu araştırmanın en önemli amaçlarından biri edebî eserin dünyasına girmeye mâni olan endişelerden mümkün olduğu kadar uzak bir şekilde onların günümüze taşıdığı mesajı anlamaya çalışmaktır.
Gönlümden... Ufuklar Ardı Bizim Babamın ezberinde bir çok şiir vardı. Okuduğu güzel sözleri, şiirleri, kıssaları hemen kısa kısa not ederdi. Bir...
Şeyh Edebâlî’nin Osman Gâzî Beğ’in Düşünü Yormasıdır:  “Kara Osman Beğ’imizin atası hörmetli Ertuğrul Gâzî, geçen gün yanına Dursun Fakı ile Samsa...
Yazar         : Prof. Dr. Emine YENİTERZİ Yayınevi        : Selçuklu Belediyesi...
e – KİTAP Yazar : Suzan ÇATALOLUK Sayfa sayısı :139Yayın Numarası: 20e - Yayın Numarası: 6Hikaye serisi : 3Yayın Tarihi: Kasım...
Avrupa Birliği çerçevesi içinde oluşturulmaya çalışılan “Avrupalı kimliği” bir inşa çalışmasıdır. Kuzeydoğuda Ruslar Avrasyacılık ile başat iradenin Ruslardan...

Biyografi

Menâkıb-ı Mustafa Safî müellifi Derviş İbrahim Hilmî Bey’in kendisinden üç yaş küçük olan kardeşi Muhammed Zühdî Bey, Boluludur ve Mudurnulu Halil Rahmî Efendi’nin halifelerindendir. Kendilerinin doğum tarihi bilinmemektedir. Mezarında H. 1276 (M. 1859) senesinde vefat ettiği kayıtlıdır. Bugün...
Yahya Kemal Beyatlı, kendi kuşağına ve daha sonraki kuşaklara mensup birçok şairi yazarı ve kültür adamını etkilemiş bir şairdir. Onun meydana getirdiği etki...
Makedon isyancılar Cemile'nin annesini, babasını katlediyor. Henüz beş yaşındaki Cemile'yi de süngülemişler, öldü diye bırakmışlar. Saatler sonra Osmanlı...
Sanatçı ve Devlet Adamı Gece on buçuk sularında kapısı çalınıyor Alaeddin Bey'in, kapıda polisler. Cumhurbaşkanı Celal Bayar hanım öğretmenler için...
Alaeddin Bey 19 Kasım 1994 de Harbiye Kültür Konser Salonunda hicaz bir şarkı okuyor. "Kimseyi böyle perîşân etme Allâh'ım yeter, Uyku tutmaz, bir...
Alaeddin Yavaşça 1945 yılında İstanbul Erkek Lisesini birincilikle bitirir ve tıp fakültesi imtihanlarını kazanır, tıp tahsiline başlar. Son sınıfta...

Şiir

Geçen ay, kitabevlerinin raflarında kendine has kokusuyla, rengiyle, sesiyle arzı endam eden bir şiir kitabı; baharın kelebekleri, portakal çiçekleri, Arap bülbülleri gibi Çukurova’ya inip bizim fakirhânenin de kapısını çalıverdi. “Ufuklar Ardı Bizim” diyerek gelen Ötüken menşeli bu kitabın...
Ahmet Muhip Dıranas modern Türk edebiyatında hece şiirini Necip Fazıl ve Ziya Osman'la birlikte en iyi temsil eden şairlerden biridir. Hece şiiri...
Bekir Sıtkı Erdoğan (d. 1936), Karaman doğumludur. Asker olmanın şi­irine kattığı zengin bir doğa kültürüne sahiptir. Cumhuriyetimizin 50. Yıl...
Behçet Necatigil'in kısacık uzun hayatına bakanlar, onun okuldan eve, evden şiire gittiğini görürler. Yaşamına, ailesinin tanıklığına, mektuplarına,...
Kıyâmetler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin?             Şâir! Hangi şâir? “Şâir değildir” diye...
Mehmet İsmail’in “Ağaçdelen” Şiirini Yeniden Yazma Denemesi: Göy Gapımı Ağaçdelen Döy De Bax! -Türk Dünyasının gururu Prof. Dr. Mehmet İsmail’e sekseninci...

Öykü Roman Masal

“(…) kendime erkek ve kadın hizmetkârlar edindim,  kendi evimde doğan hizmetkârlarım oldu, ayrıca                                                      ...
Kültür kelimesi insan faaliyetlerinin en incelikli olanlarına verilen ad olarak ifade edilmektedir (Eagleton, 2016, s. 9). Bu kavram, Klemm tarafından...
Türk edebiyatının daima ağır basan kefesi, Türklüğün ortak değeri Dede Korkut Hikâyeleri; mitoloji, tarih, sosyoloji ve kültür gibi alanlarda kaynak...
1. EDEBÎ METİNLERİN FİLME AKTARILMA SÜRECİ İlk edebi eserler bilindiği gibi çok eskiye dayanmaktadır. Buna örnek olarak taş üzerine oyularak yazılan...
Balkanlarda 500 yıldan fazla hüküm sürüp bünyesinde onlarca etnik azınlığı barındıran Osmanlı Devleti, batılı sömürgeci devletlerin de çabalarıyla...
Sevinç Çokum, ilk romanlarında ‘millî kültür ve millî bilinç’ etrafında çeşitli meseleleri konu alır. Son romanlarında ise ferdin etrafındaki kültürel dünyayı...

Mülâkat/Söyleşi

Önünüzde tarihi bir kapı var ve siz bu kapıyı elinizde avuç alanınızı aşan bir usta elinde düğülmüş bir açar ile sözün kapısını açtığınızda gelenek ve şiir üzerine döşediğiniz, ruh ve gönül işçiliği ile süslediğiniz şiir otağı nasıl meydana geldi? Soruyu daha çok şiir ve gelenek bağlamında...
Kadıköy'deki Gençlik Kitabevi'nde 11 Nisan 1987 günü düzenlenen toplantıda konuk Necati Cumalı'ydı. Soruları yanıtlayan Cumalı, kadınların daha gerçekçi ve...
Şair Figen Özer, İstanbul Yazarlar Birliği Salonunda Şiirseverlerle Buluştu:  "Kalemin Ucundan Gönül Burcuna" Dr. Özlem Güngör Haberi: Yazarlar...
Türk edebiyatına en iyi romanlarını vermiş olan Halide Edip, şimdi de yurt dışından mecmualarımıza ara sıra yazdığı fıkralar ve yaptığı yeni neşriyatla yeni...
Konya’nın Seydişehir ilçesinde ressam olarak tanınan Fatma Kırdar’ın ünü gün geçtikçe yaşadığı şehrin dışına taşarak Ülke geneline yayılmış. Genç yaşta eşini...
Konuşan: Selçuk KARAKILIÇ Öncelikle, morfolojik özellikleri incelendiğinde türkünün yüzyıllar öncesinden toplayıp getirdiği anlam yekûnunu nasıl bir...
İrfan Meclisi
İrfan Meclisi
Tarih Gezgini
Tarih Gezgini
İrfan Meclisi
İrfan Meclisi
Edebiyat Sohbetleri
Edebiyat Sohbetleri
Pazar Okumaları
Pazar Okumaları
Gökçe Kızın Dünyası
Gökçe Kızın Dünyası

digertumyazilar

×

Hata

There was a problem loading image Seferi.JPG

Alaeddin Bey 19 Kasım 1994 de Harbiye Kültür Konser Salonunda hicaz bir şarkı okuyor. "Kimseyi böyle perîşân etme Allâh'ım yeter, Uyku tutmaz, bir ümit yok, gelmiyor hiçbir...
Menâkıb-ı Mustafa Safî müellifi Derviş İbrahim Hilmî Bey’in kendisinden üç yaş küçük olan kardeşi Muhammed Zühdî Bey, Boluludur ve Mudurnulu Halil Rahmî Efendi’nin...
Sanatçı ve Devlet Adamı Gece on buçuk sularında kapısı çalınıyor Alaeddin Bey'in, kapıda polisler. Cumhurbaşkanı Celal Bayar hanım öğretmenler için bir yemek vermiş. Sohbet...
Mehmet Kaplan, üniversitelerde, sanat, edebiyat ve kültür çevrelerinde tanınmış bir edebiyat araştırmacısı; eleştirmen, denemeci, “müşfik ve müşvik bir hoca”, kültür adamı,...
Yahya Kemal Beyatlı, kendi kuşağına ve daha sonraki kuşaklara mensup birçok şairi yazarı ve kültür adamını etkilemiş bir şairdir. Onun meydana getirdiği etki ve bıraktığı iz,...
Türk edebiyatının daima ağır basan kefesi, Türklüğün ortak değeri Dede Korkut Hikâyeleri; mitoloji, tarih, sosyoloji ve kültür gibi alanlarda kaynak durumundadır. İçeriğinin...
Alaeddin Yavaşça 1945 yılında İstanbul Erkek Lisesini birincilikle bitirir ve tıp fakültesi imtihanlarını kazanır, tıp tahsiline başlar. Son sınıfta bir fasıl toplantısındadır....
Alaeddin Yavaşça emanetini teslim etti. Beşiktaş'taki Yahya Efendi Türbesi Haziresi'ne defnedildi. Yahya Kemal diyordu ya "Kökü mazide olan atiyim" diye. Tam Alaeddin Yavaşça...
Makedon isyancılar Cemile'nin annesini, babasını katlediyor. Henüz beş yaşındaki Cemile'yi de süngülemişler, öldü diye bırakmışlar. Saatler sonra Osmanlı askeri bulmuş,...
Oğuzların atası Oğuz Han ve oğullarının destanını anlatan başlıca iki kaynak vardır. Bunlardan birincisi Paris Milli Kütüphanesi’nde bulunan Uygur yazısıyla yazılmış, eksik tek...
Türk illeri dünyanın en eski illerinden olarak, dört bin yıla yakın keçmişl a rind a Asya, Afrika ve Avrupa qitelerine yayılmışlar ve oralarda büyük millet ve devletler...
“Tarihî çeşmeler zamanın gözleridir. Geçmişten geleceğe bakarlar. Hiç ummadığınız bir köşe başında bile tarihin şahitleri olarak karşınıza dikilirler. Siz önünden geçip...
"Bugün dünya birbirine zıt iki yere parçalanmıştır: zalimler ve mazlumlar. Niçin bu insanlardan birisi parasının gücü ile sanat öğrensin, eğitim alabilsin; diğeri ise bütün...
Türk dünyası edebiyatlarının önemli bir parçasını teşkil eden Özbek edebiyatı, Özbekistan’ın bağımsızlığa kavuşmasıyla birlikte, kendine özgü metotlar geliştirerek dünya...
Günümüzde geçmişte hiçbir zaman olmadığı kadar fazla insan tarih yazmanın, aynı şekilde hiçbir zaman olmadığı kadar insan da geçmişe dair bilgi edinmenin peşindedir. Bu...
Hoparlörü tıklayıp seçtiğiniz alanı dinleyebilirsiniz Powered By GSpeech