Welcome to Edebi Medeniyet : Ebedi Medeniyet   Hoparlörü tıklayıp seçtiğiniz alanı dinleyebilirsiniz Welcome to Edebi Medeniyet : Ebedi Medeniyet Powered By GSpeech
Edebi Medeniyet 
Ebedi Medeniyet
Prof.DR. Hilmi ÖZDEN">
(Okuma süresi: 12 - 24 dakika)
Bunu okudun 0%
Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Şükrü Saraçoğlu 5 Ağustos 1942 tarihli TBMM konuşmasında o devir için süpriz sayılabilecek Türk Milliyetçileri için sevindirici bir konuşma yapmıştı. 
“Başvekil Saraçoğlu, 5 Ağustos 1942 de Meclis kür­süsünden okuduğu kabine programının sonlarında ay­nen diyordu ki: 

"Arkadaşlar!. 
Bugünlük bu geçici sıkıntılardan sonra biraz da daima artan, daima lanetlenen ve hiçbir vakit değişmiyecek olan ÎMANLARIMIZDAN ve varlıklarımızdan bahsedeceğim. 
Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalaca­ğız. (Bravo sesleri, şiddetli alkışlar). Bizim için Türk­çülük bir kan meselesi olduğu kadar ve lâakal o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir. Biz azalan ve azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz ve her vakit bu istikâmette çalışacağız." (Alkışlar) Başvekil devamla: 
"Dünkü Türk gençleri müstakil ve hür bir vatana mâlik olmak şuuru ve mütecanis bir millete mensup olmak, memleketi müsbet ilimlerle idare etmek ve va­tanın hayat ve servet menbalarını memleketin elinde görmek istiyorlardı. Bugün bütün bu idealler birer bi­rer tahakkuk etti." 

"Bugünkü Türk vicdanı, vatanın her gün biraz da­ha kuvvetlendiğini, Türk milletinin, her gün biraz da­ha refaha kavuştuğunu, biraz daha yükseldiğini anla­mak ve köylü ile bilgi ve toprağı birleştiren bir ideale doğru yürümemizi görmek istiyor. Hepimiz bu idealin yolcularıyız ve muvaffak olacağımıza inanıyoruz." ( Darendelioğlu 1976: s.10-11) 
Bu dönemler II. Dünya Savaşının sürdüğü dönemlerdi:
"Yıl 1941. İkinci Dünya Savaşı'nın ikinci yılı 1 Eylül 1939 yılında Almanya'nın Polon­ya'ya saldırması ile başladığı kabul edilen savaşın en şiddetli dönemlerinden biri yaşanmaktadır. Türkiye sava­şa girmemek için mücadele ettiği bugünlerde, İngilte­re'ye kıt imkânlarla sipariş verdiği dört adet denizaltısı vardır ve teslim almak istemektedir. Ancak Birinci Dünya Savaşı'nda olduğu gibi bu dönemde de İngiltere, savaşı neden göstererek bu denizaltıları teslim etmemek için diren­mekteydi. 
Almanlar ise bu dönemde, Yunanistan ve Bulgaristan yönünden Türk sınırına yaklaşsa da yeni bir cephe aç­mamak için beklemekteydi. Bu arada Almanya'nın Anka­ra Büyükelçisi Franz Von Papen'in 4 Mart 1941 günü İnönü'ye sunduğu Hitler'in mektubu ve 18 Haziran 1941 tarihinde imzalanan "Saldırmazlık Paktı" olayların şeklini değiştirir. 
Bu olay, başta Sovyet Rusya olmak üzere ABD ve İn­giltere'nin tepkisini çekti. Amerika silah yardımını ke­serken, İngiltere, Türkiye'den üs talebinde bulundu. Bunun üzerine Türkiye vaat edilen savaş malzemesinin ve sipariş edilen silahların verilmesini istedi. 
23 Haziran 1941’de İngiltere'nin Ankara Büyükelçisi Sir Huggesson, Türk Hükümeti'ne yazılı bir mesaj ilete­rek, "Reis" sınıfı gemilerden Burak Reis, Murat Reis, Oruç Reis ve Uluç Reis denizaltılarının teslimine hazır olduklarını, teslim alınması için bir ekibin gönderilmesi­ni istedi. 
Fevzi Paşa, İkinci Dünya Savaşı'nın bu sıkışık ve kar­maşık döneminde birdenbire bu kadar acele olarak bu teslimatın bildirilmesinin altında bir neden olacağını bildirdi. Ancak, Hükümet "Bizi yanlarına çekmek istiyor­lar." savunmasını yaparak heyetin yola çıkartılması kara­rını aldı. Bu arada İngilizlerin yeni bir şart ileri sürmeleri, bu olayın altında farklı bir neden olduğu izlenimini güç­lendiriyordu. Bu şarta göre, denizaltıları teslim alacak mürettebatın, en geç 25 Haziran 1941 günü Mısır'ın Port Said Limanı'nda olmasını istiyorlardı. Burada meşhur Quenn Mary transatlantiği beklemekte ve onun koruması altında İngiltere'ye gidilecekti. 
Seçilen vasıta sivil "Refah" şilebiydi. Berzılay Benjamin firmasının "Yalnız ve yalnız yük taşıyabilir, insan taşı­maya uygun değildir." demesine rağmen konunun âcil olduğu ve sorun olmadığı bildirildi. Gemi Süvarisi ise adeta yalvarıyordu: 
"- Bu köhne ve her türlü vasıtadan mahrum yük gemisi ile bu kadar insanı yola çıkartma sorumluluğunu kabul edemem, Akdeniz bir mayın tarlası halinde; bu köhne tekne ile bunca memleket evladını göz göre göre felakete sürüklemeyiniz." 
Buna rağmen Ankara'dan "Derhal yola çıkacaksın!" diye gelen sert emir ile yola çıkılması kararlaştırıldı. 
Yolda daha sonradan Fransızların vurduğu anlaşılan gemimizin mürettabatından 168 kişi şehit oldu. Adeta, Savaşa girmeyen Türklerden hesap sorulmuştu. 
30 Ocak - 1 Şubat 1943 tarihleri arasında Adana Kon­feransı yapılmıştı. İkinci Dünya Savaşı içindeki Mihver devletlere karşı Türkiye'yi de savaşa sokup bir Balkan Cephesi açmak isteyen Müttefik devletler, bu maksatla İngiltere Başbakanı ve ünlü devlet adamı Winston Churchill'i Türkiye'ye göndermişler ve böylece o meşhur mülâkat yapılmıştır. Bu konferansa Türkiye adına Cum­hurbaşkanı İsmet İnönü ve Mareşal Fevzi Çakmak, İngil­tere ve Müttefikler adına da Winston Churchill katılmış­lardır. 
Görüşmeler sırasında Churchill, bizi savaşa sokabil­mek için aşırı derecede dayatma uyguluyordu. Churchill bir ara; 
Aramızdaki anlaşma gereğince sizi lehimize harbe gir­meniz için davete geldik." demesi üzerine, İnönü: 
"- Söz Genelkurmay Başkanımızındır. Lütfen ona hitap ediniz." der. 
Churchill dönerek Fevzi Paşa'ya dileğini tekrarlar. Fevzi Paşa şunları söyler: 
"- Anlaşmamıza göre Türk ordusunu, İngiliz ordusu derece­sinde teçhiz edecektiniz. Bu himmetinizi esirgediniz, ordumuz hazırlanamadı, savaşa girmemiz için bizim de aynen sizinkiler gibi en modern silahlarımızın olması ve ayrıca İngiltere'nin de anavatan askerlerini cepheye sürmesi şartlarının kabul edilme­si lazımdır. Sizce de malum olduğu gibi Türkiye'nin müstemle­keleri yoktur ve mecburen anavatan askeri kullanılacaktır.” 
Fevzi Çakmak dirayeti ile İngiltere’ye anavatanları haricinde müstemleke askeri kullandıklarını hatırlatarak, Türkiye’yi II. dünya savaşının içine girmekten uzak tutmuştu.(Akbaş 2008:s.353) Üstelik Fevzi Çakmak, Fransızlar tarafından Şehit edilen denizcilerimizi, batırılan Refah gemimizi ve verilmeyen dört denizaltımızı da unutmamıştı. 
Bu arada Ruslar “Türkler silahlandırılıyor mu?” diye şüpheleniyorlardı. İnönü “eski bir devlet geleneği olan “adam harcama” yöntemi ile Fevzi Çakmak’ı 12 Ocak 1944 tarihinde emekli etti. 
Sovyetler Savaş süresince Maraşal Fevzi Çakmak’a şüphe ile bakmışlar, O’nu Alman taraftarı olmakla itham etmişlerdi. Hatta Türk Turancıları ile birlikte hareket ettiğini söylüyorlardı: 
“13 Kasım 1942’de Çakmak, Kafkasya’yı tanıyan kişiler için Almanların yönelttiği bir soruya karşılık: Türk ordusunda çok sayıda eski Kafkasya’lı, özellikle Azerbaycanlı subay bulunduğunu, bunların ülke ile ilgili en gizli bilgilere sahip olduklarını; harekâtın daha da gelişmesi halinde gerekirse isteğimiz üzerine bu subayları izinli sayacağını bildirdi. Çakmak, yeni Sovyet uçak fabrikaları ve yeni açılan petrol kuyuları üzerine Papen’e bilgiler verdi” ( Glasneck  : s.211  ) iddiasında bulunuyorlardı. 
Ayrıca Sovyetler; Zeki Velidî Togan, Müstecip Ülküsal, Edige Kırımal, Sait Şamil, M.Emin Resulzade, Ahmet Caferoğlu, gibi Volga bölgesinden ,Kırım’dan, Kafkasya, Azebaycan ve Türkistan’dan gelen Türklerden rahatsız olmaktaydı. Ayrıca Nuri Killigil (Nuri Paşa- Enver Paşa’nın kardeşi) ve Hamdullah Suphi Tanrıöver’den (Bükreş Büyükelçisi) şüpheleniyordu. Alman Turan (Türkistan-Kafkasya) Birliklerinin kurulmasında Türkiye’nin rolü olduğunu düşünüyordu (Glasneck s.194-213). Halbuki Alman Turan  Birliklerinin çok acı ayrı bir serencamı vardır. Kafkasya Türklüğü ve Türkistan Türklüğü için çilelerle dolu esaret yıllarıdır. 
Bu dönemde, Türkiye'de komünist faaliyetler’den rahatsız olan Nihal  Atsız, Orhun Mecmuası’nın Mart 1944'te yayınlanan 15. sayısında ve Nisan 1944'te yayımlanan 16. sayıda devrin başbakanı Şükrü Saraçoğlu’na iki açık mektup yayınladı. Özellikle ikinci mektup “Türkçüleri” komünizm aleyhtarı nümayişlere sevk etti. Bu olaylar sebep gösterilerek 7 Nisan 1944 tarihinde Atsız'ın Boğaziçi Lisesi'ndeki edebiyat öğretmenliğine son verildi. Orhun dergisi de Bakanlar Kurulu kararı ile kapatıldı.  Sabahattin Ali ise Atsız aleyhine hakaret davası açtı. Hakaret davasının 26 Nisan 1944 günü yapılan ilk oturumu olaylı geçti. Oturum 3 Mayıs 1944 tarihine ertelendi,  ikinci oturuma üniversite öğrencileri alınmamış, bu yüzden de öğrenci gösterileri olmuş ve yüzlerce kişi tutuklanmıştı.
İlk davada Atsız’ın cezası ertelendi. Fakat 9 Mayıs 1944 tarihinde mahkeme kapısından çıkarken tevkif edilmişti. 19 Mayıs 1944 törenlerinde Cumhurbaşkanı İsmet İnönü; Atsız ve arkadaşlarını ağır şekilde eleştiren bir nutuk söyledi. Önceleri Atsız-Sabahattin Ali davası olarak başlayan bir süreç; bu nutuk üzerine Atsız ve 34 arkadaşının İstanbul 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi'nde yargılanmaya başlamalarına vesile oldu. Bu davada 150’den fazla kişinin ifadesi alınmış ve 23 kişi Tophanede kurulan askeri mahkemeye sevkedilmişti. “Yani 19  Mayıs 1944 günü İnönü hem savcı hem hâkim olmuş, ırkçı  ve Turancı dediği milliyetçiler hâkim huzuruna çıkmadan İnönü’nün nutku ile MAHKUM edilmek istenmişti” (Darendelioğlu 1976: s.49). 
Cumhuriyet ve Tan Gazetesinin 20 Mayıs 1944 sayılı nüshalarında Millî Şef İnönü’nün Nutku yayınlanıyordu. Nutukta: “Turancıların fikri, yine son zamanların zararlı ve hastalıklı gösterisidir. Bu bakımdan Cumhuriyeti iyi anlamak lâzımdır. Millî kuruluş sona erdiği gün yal­nız Sovyetlerle dostduk, ve bütün komşularımız eski düşmanlıklarının bütün hatıralarını canlı olarak zihin­lerinde tutuyorlardı. Herkesin kafasında, biraz derman bulursak sergüzeşti, saldırıcı bir siyasete kendimizi kap­tıracağımız fikri yaşıyordu. Cumhuriyet, kuvvetli bir medeniyet yaşayışının şartlarından bir esaslısını, millet­ler ailesi içinde emniyet havasının mevcut olmasında görmüştür, imparatorluktan son zamanlarda ayrılmış olan komşulariyle de iyi ve samimi komşuluk şartlarının temin edilmiş olmasını, milletin saadeti için lüzumlu saymıştır.” (Darendelioğlu 1976: s.52) 
“Turancılar, Türk milletini, bütün komşularıyle onulmaz bir surette derhal düşman yapmak için birebir tılsımı bulmuşlardır. Bu kadar şuursuz ve vicdansız fe­satçıların tezvirlerine Türk milletinin mukadderatını kaptırmamak için elbette Cumhuriyetin bütün tedbir­lerini kullanacağız. Fesatçılar, genç çocukları ve saf va­tandaşları aldatan fikirlerini Millet karşısında açıktan açığa münakaşa edemiyeceğimizi sanmışlardır. Aldanmışlardır ve daha çok aldanacaklardır.” (Darendelioğlu 1976:  s.53) 
Nizam düşmanı diye tutuklanan ve adalet huzurunda alınlarının akıyla hesap veren 23 Türk milliyetçisi o günkü meslek veya sosyal konumlarıyla şu şahsiyetlerdir: 
Zeki Velîdî TOGAN ( (İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Türk Ta­rihi profesörü), Hasan Ferit CANSEVER(Yedek Tabib Yüzbaşı) Nihal ATSIZ (Boğaziçi Lisesi Edebiyat öğretmeni), Hüseyin Namık ORKUN (Gazi Terbiye Enstitüsü Tarih öğretmeni), Nejdet SANCAR (Balıkesir Lisesi Edebiyat öğretmeni) Dr. Fethi TEVETOĞLU (Samsun'da Tabib Üsteğmen), Alparslan TÜRKEŞ (Erdekte Piyade Üsteğmeni), Reha Oğuz TÜRKKAN (İst. Hukuk Fak. Doktora talebesi), İsmet Rasin TÜMTÜRK (İst. Belediye murakıbı), Cihat SAVAŞFER (Y. Mühendis mektebi 4. sınıf talebesi), Muzaffer ERİŞ (Y. Mühendis mektebi 4. sınıf talebesi), Zeki ÖZGÜR (SOFUOĞLU) (Yedek Asteğmen), Hikmet TANYU (Dahiliye Vekâleti Evrak Kalemi memurlarından), Said BİLGİÇ (Ankara Adliyesi Hâkim namzetlerinden), Cemal Oğuz ÖCAL (Gazi Eğitim Enstitüsü Pedegoji bölümü talebesi), Cebbar ŞENEL (Adana Adliyesi Hâkim namzedi), Hamza Sadi ÖZBEK (Aydın Maliye Tahsil Şefi), Fehiman ALTAN (Yüksek Mühendis Mektebi 4. sınıf talebesi), Nurullah BARIMAN (Yedek Asteğmen), Fazıl HİSARCIKLI (Yedek Asteğmen), Saim BAYRAK (Temyiz Mahkemesi Evrak Memuru), Yusuf KADIGİL (Lise talebesi) (Darendelioğlu 1976: s.60-62) 
Hükümetin yarı resmi yayın organı olan Ulus Gazetesinin başyazarı Falih Rıfkı ATAY 16 Aralık 1944 sayılı “Bir Dostluğun Sağlam Temelleri” isimli yazısında şunları yazmıştı: 
“"Sovyet muharriri Milonof, bizim vefalı dostluğuna tc büyük hâtırasına o kadar bağlı olduğumuz Lenin'in mem­leketimiz ve halkımız hakkındaki düşüncelerini hulâsa eden yazısı ile Türk gazetelerine yeni yılın en güzel hedi­yesini vermiştir. Lenin'in sözlerinde ve yazılarında kendi­ne has ruh asilliği ile yanılmaz bir realizm birbirinden ay­rılmaz. Emperyalizmin bitip tükenmez, durup durulmaz ihtirasları içinde hayat ve hürriyetini kurtarmak ve korumaktan başka bir şey düşünmiyen bir millet, onun gibi bir ideal ve bir ihtilâl adamının ancak bir müdafaacı bul­mak tabii idi. Fakat Lenin bununla kalmamıştır: Rusya'­da yeni rejimin lideri olduğu vakit, bizim millî savaşı­mızı, sevmek ve övmekten başka bir şey yapmıştır: Atatürkle birlikte yeni Rusya, yeni Türkiye münasebetleri geleneğini kurmuştur. Bu geleneğin ruhu, iki devleti bir­birinden daima emin kılmak, devamlı ve bozulmaz bir dostluk ahengini, geçici her tûrlü menfaat ve his dalgalanışları üstünde tutmaktır. Lenin ve Atatürk ölmüşlerse, onların eserlerini ancak yürüten, ilerleten ve yükselten iki Şef, İnönü ve Stalin başımızdadırlar." (Darendelioğlu 1976: s.64) 
Anlaşıldığı gibi Türkiye’de devrin idarecileri Dünya’da siyasî rüzgar ne taraftan eserse o tarafa hoş görünmek arzusunda idiler. Zeki Velîdî Togan, 1941 yılında Almanya ile işbirliği yaparak gizli cemiyet kurmakla itham ediliyordu. Gerçi Zeki Velîdî TOGAN, Şimalî Kafkasya’dan Türkistan’a kadar olan faaliyetlerini inkar etmiyordu ama bunda Türkiye’yi tehlikeye atacak her hangi faaliyette bulunmamıştı ve imkanları da buna müsait değildi. Fakat devrin idarecileri Alman taarruzunun güçlü dönemlerinde her milletin Milliyetçiliğin farklı olduğunu düşünemiyecek kadar meselenin yabancısı idiler ve “Türkçülük” nutukları atabilmişlerdi. Fakat şimdi rüzgar çok ters esiyordu. Tüm Türk Dünyasında Türklüğün karanlık çağları yeniden başlamıştı. 
Askeri savcı Kâzım Alöç iddianamesi ile Türkçüleri hayali suçlamalarla “Vatan Hainliği” ile itham ediyordu. Hayali Örgütün “şifre ve parolaları”nın olduğu iddia edildi. Yargı, yürütmenin güdümüne girdiğinde her zaman olacak sonuç bu idi. 
“Irkçılık- Turancılık davası” olarak tarihe geçen duruşmalar 29 Mart 1945 tarihine kadar devam etmiş, neticede Zeki Velîdî TOGAN ve Nihal ATSIZ 10’ar yıla, Reha Oğuz TÜRKKAN, Cihat Savaşfer, ve Nurullah BARIMAN vb. muhtelif cezalara çarptırılmıştı. Atsız dahil sanıklar, “tabutluk” denilen hücrelerde işkenceler görmüşlerdi. Askerî temyiz nezdinde karara itiraz edilmişti ve karar Askerî temyizce bozulmuştu. Böylece 26 Ekim 1945’te Zeki Velidi Togan, Nihal Atsız, Reha Oğuz Türkan, Cihat Savaşfer ve Nurullah Barıman tahliye olmuşlardı. 
Yağmur Atsız, çocukluğunda yaşadığı o dönemi şu acı cümlelerle özetler: “1944 Olayları'nda Atsız ve arkadaş­larıyla "Rejim " arasında cereyan edenler, üstelik Anne­min bir ikindi üzeri evimize yapılan bir baskınla alınıp götürülmesi, benim dört yaşında tek başıma evde kala kalmam, eğer konu-komşu inâyet etmemiş olsaydı açlıkdan ve susuzlukdan ölecek olmam gibi hâdiselerin bu antipatide payı olduğunu söylemek gereksiz. 
Kimin haklı kimin haksız olduğu meselesini hiç ka­rıştırmıyorum. 
Fakat "Millî Şef Rejimi" sâdece "müdahil" bile ol­mayan yakın çevrenin canına okumakla kalmıyor da­ha geniş bir dâire içinde kalanları da mahvediyordu ki o yıllar Hitler ve Stalin'in de yapdığı bundan farklı de­ğildi. Tek fark, o ikisinin sahici veya “mevhûm” muha­lifleri bedenen imha etmesi, berikinin ise "yalnızca" süründürmesi idi.” ( Yağmur Atsız 2005: 62-63) 
O günleri Reha Oğuz TÜRKKAN ise şöyle anlatmaktadır: “ Ekim ayının ortalarında bir havadis sinirlerimizi gerdi: askerî yargıtay’da murafaa başlamış, amcam avukat Lâmiî Yener beni temsilen orada. Kara bugünlerde çıkacak. 23 Ekim 1945 günü karar birden bomba gibi birden batladı: Askerî yargıtay kararı bozmuş ve telgrafla tahliyemizi emretmiş!.. Fakat hâlâ bırakılmadık. O günkü gazeteler “tahliye edildiler” diye koca manşetlerle ilan etmiş ama bu haberleri biz hapishanede okuduk. 
O gece kimse uyuyamadı. Sonradan öğrendiğimize gore Başsavcı derhal “Tashihi karar” talebinde bulunmuş. Millî Müdafaa Vekili, Askerî Yargıtay’ın ilgili dairesinin azalarınını çağırarak ağır sözler söylemiş. Fakat bilhassa General İsmail Berkok’la Albay Kemal Kalkan’ın medenî cesareti ve yüksek adalet duyguları sâyesinde başsavcının talebi reddedilmiş. Bu zatların hiç birisini tanımam, fakat dürüstlük ve yiğitliklerine hayranım. Bu hâdiselerden sonra Berkok Paşa’da hakşinâs arkadaşları da emekliye sevkedilmişlerdir” (Türkkan 1975: 203). 
General İsmail BERKOK, Türk Kültürü içinde  yetişmiş ( Kuzey) Kafkasya’nın cesur evlatlarındandı, siyasi baskılara boyun eğmeyen bir kişiliği vardı. Askeri Yargıtay üyeliğine 1943 yılında seçilmişti. “Devrin siyasi Yönetimi düşünce suçlusu aramaya başlamıştı. Milliyetçi subaylar “ırkçı-Turancı denilerek Askeri mahkemeye veriliyordu. Karşısına suçlu olarak getirilen milliyetçi sanıkları, heyet arkadaşlarını ikna ederek beraat ettirdi.” ( Çelik 1997, 12: 7-8) 
Kayseri Eski Milletvekili M. Şevki DOĞAN “İsmail Berkok Paşa” hakkındaki yazısında: “Cumhurbaşkanı Millî Şef ismet İnönü; Turancılık Davası sanık­larının mahkûmiyetini beklerken; beraatlerinin onanmasıyla birlikte rütbe ve maaşlarının da iadesi suretiyle sonuçlanması üzerine Askerî Yargıtay Başkanı Ali Fuat Erden Paşa re'sen emekliye sevk edilmiş; diğer iki üye olan Kemal Alkan ve İsmail Berkok Paşalar da emek­liliklerini istemek zorunda bırakılmışlardı….Askerî Yargıtay üyelerinin oybirliğiyle karar verme­leri üzerine üye olan her üç paşanın da (Ali Fuat Erden, Kemal Alkan, İsmail Berkok) meslek hayatı sona ermişti.” ( Toygar-Toygar 2004: s.157) 
M. Şevki DOĞAN Alparslan Türkeş’in İsmail Berkok paşayı minnetle andığını da ifade eder: 
-Şevket Bey ben Pınarbaşı'lı iki hemşehrimize (Berkok Paşa ve Deniz Demirkan'a) daima minnettar ve müteşekkirim. Şöyle ki: 
“-Berkok Paşaya minnettarlığım: Turancılık davasının Askeri Yargıtay safhasında encamımız ne olacak diye derin bir endişeye kapılmıştık. Fakat bunun ne kadar yanlış ve yersiz olduğunu sonradan anladık ve rahatladık. Çünkü beraatımız dolayısıyla rütbe ve maaş­larımızın iadesine onay veren ve diğer iki üye paşayı da buna ikna eden bizzat Pınarbaşı'lı hemşehrimiz Berkok Paşa olduğunu istihbar etmiştik. Fakat kendisinin ve diğer üye arkadaşlarının verdikleri onay nedeniyle devrin Cumhurbaşkanı İnönü'nün hışmına uğrayarak emekli olmalarını asla unutamayız. Ben ve arkadaşlarım ordumuzun bu seçkin generallerine daima derin hürmet duyar, rahmetler dileriz. 
Bu meyanda 27 Mayıs 1960'tan kısa bir zaman sonra merhum Berkok Paşanın Sayın Eşleriyle bir toplantıda karşılaştığımda hatır­larını ve çocuklarını sordum: (iki oğlunun da inşaat yüksek mühendisi olduklarını, kızının da evlenip yurt dışında bulunduğunu) söyledi. O zaman büyük bir samimiyetle: 
-Efendim, Paşa Hazretleri ciddi, güvenilir, dürüst bir büyüğümüzdü. Rahmeti bol olsun. Onun çocukları da aynı karakteri iktisab etmiş­lerdir. Namuslu ve vatanseverdirler!.”( Toygar-Toygar 2004: s.189) 
Sonuç olarak, Türkçülük Bayramı birçok yönden değerlendirilebilir. Şahsî düşünceme göre, Türkçülük bayramının en çok ibret alınacak ve onu vatan için anlamlı kılacak yönleri şunlar olmalıdır: 
Açılan davanın özellikle davalıları Zeki Velîdî Togan ve Nihâl Atsız üzerinde durmak istiyorum. Şüphesiz diğer şahsiyetlerde çok değerlidir ve ayrı ayrı ele alınmalıdır. Zeki Velîdî TOGAN, Başkurdistan’lı bir idareci ve bilim adamıdır. Başkurdistan’da iken bazı araştırmacılara göre “Başkurtluğu” yani kabîlevî duyguları ön planda tutmuştu. 
İ. Türkoğlu, Rızaeddin Fahreddin ile ilgili eserinde “1-11 Mayıs 1917 tarihinde Moskova'da toplanan Bütün Rusya Müslümanları Kurultayı Başkurtçuluk hareketinin doğum yeri oldu. Liderliğini Zeki Velîdî Togan'ın yaptığı Başkurt delegasyonu kurultayın toprak konusundaki tutumuna razı olmayarak toplantıyı boykot ettiler” demektedir. Zeki Velîdî hem yaşadığı dönemde hem de daha sonra Başkurtçuluk yaptığı ithamına maruz kalmıştır. Hatıralarında kurultayı terk etmediklerini, terk etmeleri için bir sebep de olmadığını belirtir. Terk olayını Leh asıllı Zenkovsky’nin tarihçilere kabul ettirdiğini ifade eder. Kongre tutanakları ile de bu ifadeler çelişmez. Fakat geleceğin büyük Türkçü ve Turancısı Zeki Veli Togan’ın  Kazanlılara karşı takındığı tavırlar tartışılmaya devam edecektir.(Geniş bilgi için bakınız: Erol Kaymak ,Sultan Galiyev ve Sömürgeler Enternasyonali). 
O dönemde sultan Galiyev’in fikri Rusya Müslümanları için daha bütüncül bir teklif sunmaktadır: 
“Bölgelerarası geniş çaplı bağımsızlık ilkesini öngören Sultan Galiyev önderliğindeki "Unitarist" tezin muhtevası şudur: "Katıksız ve kayıtsız bağımsızlık ilkesinden hareketle, bütün ezilmiş halkların merkezi bir devlet içinde, kültürel özerkliğe dayanan bütüncül bir yapı oluşturulmasıdır. (Bu tez, daha sonra Rus yöneticilerden ayrıldıktan sonra, Sultan Galiyev tarafından Turan Federal Sosyalist Cumhuriyetine dönüşecektir). Tez'in temel espirisi, ayrı ayrı kurulacak (özerk de olsa) federal devletler, Türk ve Müslüman halkların, emperyalizm karşısında Birleşik Cephelerini parçalayıp, zayıflatacağı gibi, büyük halk toplulukları içinde yaşayan, özerklikten yoksun küçük halk topluluklarını asimile olmaktan da kurtaramayacaktır". 
"Dar Bölge Milliyetçiliğine" dayanan federalistlerin liberal milliyetçilerin tezinin içeriği ise şöyle idi: "Her ne kadar aynı din, aynı soy'dan gelinse de, ayrı dil, ayrı kültür özelliklerine sahibiz. Herkesin kendine özgü bir edebiyatı, basını, kültürü var. Bunlardan hiçbiri diğerine feda edilemez". 
Buradan da anlaşılacağı gibi, federalistlerin merkez-dışı eğilimleri, Türk ve Müslüman halkları tek başlarına bırakıyordu. Bu durumda Sultan Galiyev'in tasarısı olan Büyük Asya İslam-Türk kültürünün rönesansı ile, Şark dünyasının milletlerarası emperyalizmden kurtulma savaşı daha ilk anda darbe yiyordu. Bu tezler daha 3 Mayıs 1917'de tartışmaya açıldığında federalizmi savunan liberal milliyetçilerle, sosyalist Türk Birlikçi unitaristler(milli sosyalist) karşı karşıya gelmişler ve ardından iç savaşın hüküm sürmesi sebebiyle konu süresiz olarak ertelenmiştir. (Cihangir-Acaloğlu 2006: s.8-17) 
“Ural dağlarında yer alan Başkurt ülkesi, Kazakistan sahası ile Kazan sahasının ortasında bulunmakta idi. Kazanlılar Başkurtların kendileriyle birlik olmasını istemişler ancak Zeki Velidî, Başkurtların kaderinin Orta asya'daki öteki Türk ellerinden ayrı olamayacağını görmekte ve Başkurt-eli'nin kaderinin Kazandan çok Kazakistan ve Türkistan ile birlikte ele alınması icap edeceğini düşünmekte idi” (Baykara 1989: s.8-15) Bu sebepten ötürü Kazanlılar için Zeki Velidî, Kazan-Başkurt birliğini parçalayan bir insan olarak görülmüştür. 
Zeki Velidî Togan, Hatıralar'inin IV. bölümünü "Sovyetlerle Onbeş ay işbirliği" olarak adlandırır. 18 Şubat 1919 başlayan bu işbirliği, birçok maddî ve manevi ıstırabı da yanında getirir. 
Zeki Velidî, birçok defa Lenin'le konuşur. Stalin ve Troçki ile ise daha çok konuşması olur. Bu günleri Hatıralar'ında bütün açıklığı ile anlatmaktadır. Sovyetler, durumlarını güçlendirdikleri nisbette, Başkurtlarla anlaşmanın maddelerinden uzaklaşırlar. Zeki Velidî, beklentilerinin gelişmemesi üzerine, mücâdeleyi Türkistan'a taşımayı düşünür ve gizlice Türkistana geçer. 
Zeki Velidî'nin Türkistan'daki mücâdelesi 1920-22 arasın­da üç yıl kadar sürmüştür. Zeki Velidî, gizliliğe itina ederek seyahat etmiş ve seyahatlerinde, kimi zaman hanımı da bulunmuştur. Bir süre Baku'ya uğramış ve orada toplanan Şark Milletleri Kongesi'nde etkili olmuştur. Yanında en yakın arkadaşı Abdülkadir İnan vardır. 
Zeki Velidî'nin Türkistan'daki mücâdelesi hem fikir hem de doğrudan silahlı eyleme dayanır. O Ruslara baskın tarzında saldıran ve bu sebeble Basmacı denilen hareketin içinde bulunmuştur. Ayrıca Türkistan Millî Birliği"nin kurucusu ve yürütücüsüdür. Bütün bu hareketleri içinde ilmî çalışmalardan, kitabe istinsah edip tarihi yerler görmekten de geri durmamıştır. 
Zeki Velidî'nin Türkistan'daki hayatı, durmaksızın seyahatle geçer. Kimi zaman Buhara, Taşkent ve Semerkant gibi şehirlerde kalır, kimi zaman ise elinde silah, mücâdeleye fiilen katılır. Türkistan Millî Birliği'nin şehirlerde toplanmasını sağlayarak, onu canlı ve güçlü tutmaya çalışır. Enver paşa’nın 1921 sonlarında Türkistan'a gel­mesi mücâdeleye yeni boyutlar kazandıracak güçte görünsede, bazı talihsizlikler, mücâdelenin etkisini kırar. Zeki Velidî birçok defa Enver Paşa ile görüşür ve vaziyeti kendisine izah etmeye çalışır. (Baykara 1989: s.9) 
Ancak Türkistana şehid olmak için gelen Enver Paşa, basmacı hareketine katıldığı için daha fazla bir şey beklenecek durumda değildir. Ve nitekim Enver Paşa, 1922 Ağustosunda şehid düşer. 
Silahlı mücâdeleyi ve aynı zamanda Türkistan Millî Birliği'ni sürdürmek isteyen Zeki Velidî, durumun her geçen gün daha da kötüye gittiğini görmektedir. Çünkü Lehistan cephesinde de serbest kalan Sovyetler Türkistan'a büyük kuvvetler göndermeye başlamıştır. Türkistan meselesini canlı tutmak için, mücâdelenin Avrupa'da devam ettirilmesi de bir yoldur. 
Arayış Yılları: İran, Afganistan Hindistan-ve Avrupa: 1923-1925 
Zeki Velidî, geride maddî-manevî bir yığın hatıra bırakıp, 21 Şubat 1923'de İran'da Meşhed'e doğru yola çıkar. 12 Mart'ta Meşhed'e gelir , Meşhed'de 5 hafta kalır ve bu arada Ravza kütüphâneşirini baştan sona tetkik eder. O zamana kadar hiçbir müşteşrikin ziyaret etmediği bu kitaplıkta, çok önemli yazma eserleri keşfeder. Bu eserlerden İbn Fadlan seyahatnamesi, Zeki Velidinin önünde, ilim yolunda yepyeni ufuklar açılmasına neden olur. Zeki Velidî, Afganistan'a gitmek üzere, 20 Nisan’da Meşhed'den ayrılır ve 26 Nisan’da Herat'a gelir. Afganistanda 5 ay kaldıktan sonra 24 Eylül 1923'te Kabil'den otomobille Hindistan'a hareket eder. Hindistan'a hakim olan İngilizlerin durumu bilinmediğinden bazı gizli evrakını, sefir olan Medine kahramanı Fahreddin Paşa'ya bırakır. O ise daha sonra bunları getirip Zeki Velidî'ye verecektir. Gerçekten de Hindistan'daki İngiliz idaresi, Zeki Velidî'yi hiç iyi karşılamaz. Ancak o mümkün olduğu kadar halk ve Bombay'daki Hind hilâfet komitesi ile temas etmeye çalışır. 
Zeki Velidî, 1 Kasım günü Bombay'dan vapurla hareket eder. Kızıldeniz'e Hicaz kıyılarından geçerken Peygamberin topraklarına göz yaşları ile bakmakta ve ülkesi için dua etmektedir. 24 Kasım'da İzmir'e, üç gün sonra da İstanbul'a gelir. Ancak vizeleri olmadığından çıkışlarına izin verilmez. Çabaları kısa sürede sonuçlanmayınca, yeniden İzmir yolu ile Avrupa'ya yönelirler. 1924 yılı Şubatında Berlin'e giderler. Orada da hem kendi millî ve siyâsî meseleleriyle, hem de ilim alanında meşgul olurlar. Zeki Velidî, Berlin'de tanıştıkları arasında E. Sachau, T. Nöldeke, J. Mordtmann, F. W. K. Müller, von Le Coq ile J. Marquart'ı özellikle zikreder. Orada bir süre Prusya Devlet Kütüphanesi Şark Şubesi Müdürü Prof. Weil’in isteğiyle el yazmaları katalogu için çalışır. ( Baykara 1989: s.10) 
Zeki Velidî, gelecekteki hayatını düzenlemek yolunda da kesin karar vermek durumundadır. Çünkü ilim yolunda birlikte çalışmak üzere birçok davet almaktadır. Özellikle İngiltere'deki âlimlerin teklifleri çok olumlu gibi görünmektedir. 
Berlin'de 23 Kasım’da Türkistan Millî Birliği'nin kongresini yaparlar. Bu arada çeşitli konferanslar da vermektedir ve bu konferanslar, bazen Rusya'da 1917- 18'deki eski mücâdelenin (Kazanlılar ile aralarında) canlanmasına vesile olmaktadır. 
1925 yılı Mart başlarında, eski Maarif Vekili Dr. Rıza Nur, Berlin'e gelir ve Zeki Velidî ile görüşmek ister. Türkiye'deki ilim çevreleri, Zeki Velidî'nin oraya gelmesini istemektedir. Dr. Rıza Nur onların fikirlerini Zeki Velidî’ ye aktarır. 15 Mart tarihinde başbaşa üç saat konuşurlar ve Zeki Velidî’ nin kesinlikle Türkiye'ye gelmesini ister. Dr Rıza Nur Zeki Velidî’ yi Türkiye Cumhuriyeti'nin Berlin sefiri Kemaleddin Sami Paşa ile tanıştırır. Neticede Zeki Velidî Hatıralar'ında "Benim Avrupa'yı bırakıp Türkiye'ye gitmek hususunda karar vermeme bu-konuşmalar sebep oldu" diye yazar. Ve nisan ayında Zeki Velidî’ nin Maarif Vekâleti 'Telif ve Tercüme Heyeti Azalığı”na tayin edilmesi ile bir emrivaki de yapılır. Pek müsait olan İngiltere teklifi ile Türkiye arasında karar vermek durumunda kalan Zeki Velidî, sonunda kesin kararını Türkiye için verir. 
Türkiye'ye gelişi: 
Zeki Velidî ve arkadaşı Fethülkadir (Abdülkadir İnan), 12 Mayıs salı günü Berlin'den hareket ederler. Prag'dan geçerken,  1918 istiklâl mücâdelesine yardımı olan Çek dostlarını ziyaret etmekten de geri kalmazlar. 
18 Mayıs'da Bükreş'e, 19'unda ise Köstence'ye gelirler. Burada Nogaylarla ilgili birçok rivayet toplarlar. Daha sonra vapura binip, 20 Mayıs 1925 sabahı, bir çarşamba gününde istanbul'a ulaşırlar. 
Zeki Velidî 1927–1932 tarihleri arasında İstanbul Üniversitesinde Türk tarihi kürsüsünde görev yapar. Fakat 1932'de, I. Türk Tarih Kongresi'nde, tıp doktoru Reşit Galip'in sunduğu ve “Orta Asya'da iç deniz olduğu ve bunun sonradan kuruduğu konusu hakkındaki tebliği” eleştirince, Togan aleyhine bir kamuoyu oluşur. Kendisine takınılan bu kötü tutum üzerine ülkeyi terk etmeye karar verir ve 8 Temmuz 1932'de görevinden istifa ederek Viyana'ya gider. 
1935'te doktora çalışmalarını bitirdikten sonra Bonn Üniversitesi'nde, 1938'de ise Göttingen Üniversitesi'nde ders verir. 1939'da Millî Eğitim Bakanı'nın daveti üzerine tekrar Türkiye'ye gelir ve İstanbul Üniversitesi'nde Umumî Türk Tarihi Kürsüsü'nü kurar.1939–1944 senelerinde ve 1948'den 1970’e kadar görevine devam eder. 1935–1937 senelerinde Bonn Üniversitesinde ve 1938–39 senelerinde Göttingen Üniversitesinde "İslam ilimleri fahri profesörü" olur ve bu üniversitelerdeki tedrisatını takdiren 1938'de Bonn Üniversitesinin teklifi üzerine Alman Maarif Nazareti tarafından "tedris ettiği bütün Alman Üniversitelerinin honorar profesörü" rütbesi ile taltif edilir. ( Baykara 1989 s.105-107 ) 
 Görüldüğü gibi Zeki Velîdî TOGAN’ın hayatı alışılmışın dışındadır. İlmî ve siyasî yönü ise çok renklidir. Türkiye’ye göç ettikten sonra da Türkiye, Türkistan ve Kafkasya Türklüğü için çalışmıştır. Ömrünün sonuna kadar Türkçü bir bilim adamı olarak kalmıştır. 
Nihâl Atsız ise, Türk edebiyatına ve Türk tarihine son derece güzel eserler kazandırmış bir edebiyat ve bilim insanıdır. Dava adamlığı yönüyle, arkadaşlarına bile çok ağır eleştiriler yapan, ateşli ve keskin bir üslûba sahiptir. Eleştirilerinden Reha Oğuz Türkkan, Sadri Maksudi Arsal, Ali Fuat Başgil, Nurettin Topçu ve nice milliyetçi kurtulamamıştır. İbnül Emin Mahmut Kemal O’nun için “Atlıyı atından indirecek derecede şiddetli yazılar yazan” diye bahseder. Osmanlı ve Göktürk tarihi üzerine değerli araştırmaları ve edebî eserleri vardır. Fakat, Kuzey Kafkasya ve Balkan Türklüğü ile bazı Turanî boylara uzak durmuş ve soğuk davranmıştır(Güvenç 1993:s.363). Gelin görünki kader, 1944 davasında, Askeri Temyiz mahkemesinde  Atsız ve arkadaşlarının beraatlerinde karşılarına Kuzey Kafkasya göçmenlerinden İsmail Berkok Paşa’yı çıkarmıştır. 
Göç nasıl bir kıyametdir? Genç nesiller bilir mi? Osmanlı Devletinin son dönemlerinde  hem Kafkasya’dan hem balkanlardan Anadolu'ya göçler geliyordu. Osmanlı devleti görevlileri göçmenlerin çokluğu karşısında çaresiz kalıyorlardı.Aileler, evlatlarının çoğunu kaybetmekteydi. Yerli Türkler gelenlere kol kanat olmaya çalışır, kimini evlatlık, kimini gelin yahut damat edinirdi.  Milyonlarca göçmenden kimi denizin karanlık sularında boğulur, kimi çamurlu yollarda ruhunu teslim ederdi. Çetelere, Moskof Ordusuna birlikte göğüs gerilir, şehitler, gaziler kan kardeş olunurdu. Hastalıklar, ölümler, yetimler, öksüzler insanları birbirine akraba kılardı. Türk Milleti asırlarca göçlerle yoğrulmaktaydı. Zeki Velîdî TOGAN’da, BERKOK paşa’nın ailesi gibi Rus zulmünden Türkiye’ye sığınanlardandı. 
Vatan, insanların göç göç, oluk oluk, sel sel gelen, kaynaşan, kaderlerinin kesiştiği, acılarının buluştuğu gönül toprağıdır. Üç Mayıs Türkçüler (Türkçülük) Bayramı bir de bu gözle değerlendirilmelidir. Zaman zaman Türklüğü sadece kendi oymağından, köyünden, ilçesinden, bölgesinden, ibaret sanmadan “Turancılığın” adına yakışır bir şekilde kutlanmalıdır. Bu vatanda yaşayan Tüm Turan boyları “Türklük” mensubiyeti ile “dilde” “fikirde” “işte” “Türkçülüğü” “Türkün Birliğini” başarmalıdır. Bu ülke’de maalesef hâlâ “tek dil”i tartışmaya açan “Dilde Türklüğü” “güzel Türkçemizi” yok etmek isteyenler vardır. Onlara verilecek en güzel cevap, Türklüğün ve Türkçülüğün bugüne ve geleceğe göre inşasıdır. Ayrıca, değerli hizmetlerinden dolayı sadece tarihî şahsiyetlerimizin fikirlerini tekrar ederek değil bunları gerektiğinde eleştirerek,  yorumlayarak tabular oluşturmadan “Vatanımızın Tapusuna” vurulmuş olan “Türklük tamgasını” daha da güçlendirmeliyiz. O zaman “3 Mayıs Türkçüler Bayramı” tarihî bir hatıra değil, Türklüğün geleceğine açılan aydınlık bir kapı olacaktır. 
Kaynaklar:

Akbaş Rahmi, Mareşal Fevzi Çakmak, Ötüken yayınevi, İstanbul 2008.
Atsız Yağmur.,Ömrümün ilk 65 yılı,Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, İstanbul. 2005.
 Baykara Tuncer, Zeki Velidi Togan: Zeki Velidî Togan'ın Kendi Hazırladığı Hayat Hikâyesi. .KBY.Ankara 1989.  
 Cihangir Erol., Acaloğlu Arif, Sultan Galiyev Davası, Doğu Kütüphanesi, İstanbul 2006.
 Darendelioğlu İlhan Egemen., Büyük Kavga, Oymak yayınları, İstanbul 1976.
Glasneck Johannes, Türkiye’de Faşist Alman Propagandası (Çeviren. Arif Gelen) 1.Baskı.Onur Yayınları, Ankara.
Güvenç Bozkut, Türk Kimliği, Kültür Bakanlığı, Ankara 1993.

Ilgar İhsan, Rusya’da Birinci Müslüman Kongresi, Kültür Bakanlığı Yay. Ankara 1990
 Kaymak Erol,   Sultan Galiyev ve Sömürgeler Enternasyonali,   İrfan Yayınevi., İstanbul   1993.
 Togan Zeki Velidi, Hatıralar, Tan Matbaası, İstanbul 1969.
 Toygar Nimet-Toygar Kazım, General İsmail Berkok’a Armağan, Ankara, 2004.
 Türkkan Reha Oğuz, Tabutluktan Gurbete, Boğaziçi yayınları, İstanbul-1975.
 Türkoğlu İsmail. Rusya Türkleri Arasındaki Yenileşme Hareketinin Öncülerinden Rızaeddin Fahreddin. Ötüken. İstanbul 2000

Comments powered by CComment

About the Author

Prof.DR. Hilmi ÖZDEN

More articles from this author

“NEVÂÎ TARZI”NDA KUŞLARLA YOLCULUK
Aşkın lisanıdır kuş dili. Manayı gizlemek için aşksızlardan, kuşlarda sır olmuştur. Yedi gök altında, yedi deniz üstünde yedi vadiyi aşmak ve Kaf dağına ulaşmak için çırpınanların dilidir. Peki bu maceraya “talip” olan kuşların içinde hangisidir ruhumuz? Ten kafesimizin içindeki can kuşu; talibi...
TARİH GEZGİNİ-24: GASPIRALI’NIN GÖZÜYLE “YENİ YIL BAYRAMI”
Yılbaşını bilmem ama her yılın sonunda çocukluğumdan beri süregelen “Yılbaşı kutlanmalı mı, kutlanmamalı mı?” tartışmalarının ülkemizde bir gelenek hâline geldiğini söyleyebilirim. Şayet Gaspıralı İsmail Bey’e kulak vereceksek bu tartışmanın bir tarafı olmaktan ziyade -evvela- bütün ön...
OKYANUSTAN GELEN SES
Bir pazartesi  günüydü. Dersteydim. Planlamış olduğum konser repertuarımın eserlerinden  birini  seslendiriyorduk. Makam Rast idi . 
BURSA’DA BEN: ÇOCUK NARKİSSOS ve YAŞLIı DİONYSOS
Bursa’nın, benim çocukluğuma bellek mekânı olarak yerleşmesinin tarihi, 1940’lardır. 1939’da babam Yahya Hikmet Yavuz’un, Orhangazi kaymakamlığına atandığında üç yaşımı yeni sürüyordum. Bütün bir İkinci Dünya Savaşı boyunca orada kaldığımız için, evin ‘dışarısı’ olarak tanıdığım ilk mekân,...
KÖYÜMDEN... GÖNLÜMDEN... (Aşık Cemal Divani)
Aşık Cemal Divani. Cemal Divani Erzurum'lu. Oltu'nun Duralar Köyünden. Köylüsü Aşık Mevlüt İhsani'nin çırağı. Cemal Divani günümüzün en iyi aşıklarından birisi. Aşıklar için şöyle diyor;
DERYÂYI SİM İÇİNDE ZÜMRÜT GERDANLIK
Bâb-ı Hümâyun… Sultan Üçüncü Ahmet Hân, güzel yüzünü ve mercan mevceli gözlerini annesi Râbia Gülnûş Emetullah Sultan’dan mı almış? Öyle olmasa ikindi güneşinin bu solgun saatinde varlığın orta yerinde dehrin gözleri gibi parlar mı bu çeşme? Asırlardır ebediyete akan bu sebil,...
prev
next

Türk dilinin gelişmesi ve yayılmasında büyük hizmetleri bulunan, bu uğurda ölümsüz eserler yazan ilk Türkçeci şairlerimizden Âşık Paşa’nın kimliğini oluşturan başlıca öğe, onun Türk diline verdiği önem olmuştur. 1272 yılında Kırşehir’de doğan Âşık Paşa, tanınmış mutasavvıf Baba İlyas’ın torunudur. Baba İlyas onüçüncü yüzyılın başlarında, birçok Türk bilginleri gibi Ortaasya’daki Horasan Türk bölgesinden Anadolu’ya göçmüş, Kırşehir ve çevresindeki Türkmen oymaklarının şeyhi olmuş, onlarla...

Türk kültür ve medeniyetinin her alanda soyut ve somut değerleri mevcuttur. Dünyanın her yerinde var olmanı gereği genel kabullere dayanır. Türk kültürü, Türkistan’da mayalanmış, yetkin ve olgun bir seviyeye yükselmiştir. Bu durum, beş bin yıllık bir zaman diliminde ‘’Türk Kültür Havzası’’ nda bir hayat alanı edinmiştir. Türkistan’dan doğan bu muhteşem kültür; Asya, Afrika ve Avrupa’da hâkim hâle gelmiştir. Askeri üstünlük, bir kasırga misali eser. Fetihler, kültürel yönden desteklenerek...

Gariptir... Beyşehir Eşrefoğlu Câmi minberi ve mihrâbı Osmanlı'nın en erken gördüğü düşlerden biridir. Şuracıkta duran Kubâd Abâd Sarayı'nın ihtişamına aldırmadan kendi molekülü içinde o sahih düşü tâbire koyularak yeniden bir medeniyet tasavvur etmek için aklının kuyusuna dalmış.

Köyümüzün yakınlarında bir Türkmen Baba Tepesi var. Tepede de Türkmen Baba'nın mezarı. O bölgenin en yüksek tepesi. Her yıl bu zamanlarda civardaki köyler toplanır, bir gün kararlaştırılır ve o tepenin eteğinde Hacet Bayramı yapılır. Yüzyılların geleneğidir bu. Salgın hastalık çıkmadan en son yapılan Hacet Bayramı'na on iki köy katılmıştı.

Ahmed Hamdi Tanpınar’ın en önemli denemelerinden biri olan Beş Şehir adlı kitabının ilk sayfası Ankara’yla başlıyor. Bu kitabın baş sayfasında şu cümleleri okuyoruz: “ Belki Milli Mücadele yıllarının bıraktığı bir tesirdir, belki doğrudan doğruya çelik zırhlarını giymiş ortada dolaşan bir eski zaman silâhşörüne benzeyen kalesinin telkinidir; Ankara, bana daima dâsitanî ve muharip göründü. Şurası var ki, şehrin vaziyeti de buna müsaittir. Daha uzaktan gözümüze çarpan iki yassı tepenin...

Kolay ve bol yazabilenlere her zaman gıpta ettim. Bazan eski yazarların bır aktıklarına, bazan da şimdiki köşe yazarlarının her gün kaleme aldıkları na bakarak. Kolay yazmadan bahsettiğim için bu ifadenin arkasında kolay yazmanın küçümsenmesi gibi bir mana aranmasın. Ama gıpta etmekte, kıskanmaktan özenmeye ve imrenmeye kadar bilumum hayranlık ve hayret duygularını akınıza getirebilirsiniz. Eskiden böylelerine velûd kalem sahibi derlerdi. Şimdiki karşılığı herhalde doğurgan olmalıdır. Bu gibi...

Herkesin kıyameti kendine tufan , Yaşanan ızdırabın zehrine dayan , Yaşanmamışlıklarına yan da yan, Herkesin kıyameti kendine tufan..

Her bir dörtlüğünde bin bir anlam yüklü Emirdağ Türkülerini derleme çalışmalarımda ‘merak’ konusu/kavramı, diğerlerine göre dikkatimi biraz fazlaca çekmişti. “Barda(ğ)ı doldurdum (ı)rakıyınan / Bi(r) daha gonuşmam meraklıyınan / Sana diyo(ru)m sana ey nazlı yârim / Sen bana darılma el aklıyınan” “ Meraklıdır deli gö(ğ)nüm meraklı / Babam ev yapdırdı üsdü çanaklı / Mert ol da sevd(ğ)im ayrılmıyalım / Yârden ayrılanın olmuyo(r) aklı” TDK Türkçe Sözlük’te merak, “Bir şeyin özünü, esasını anlama,...

XIII. asrın ortaları ile XIV. asrın başlarında yaşadığı tahmin edilen, ilk Türkçe Dîvân ’ı tertip edip Risâletü’n-nushiyye adında bir de Türkçe mesnevî kaleme alan Yûnus Emre, hem Türk tasavvuf hem de Türk edebiyatı tarihinde müstesna bir yere ve konuma sahiptir. O, Türkün yaşadığı hemen her coğrafyada ve mekânda en çok sevilen, beğenilen, takdir edilen; cönklerin ve şiir mecmualarının olmazsa olmazı olan şiirleriyle okunan, okutulan, hafızalarda yer edinen ve nesilden nesile aktarılan...

Ana diline saygı, önce onu bilerek sevmek, sonra da doğru ve düzgün kullanmakla olur. Bu saygının yüksek katı ise, ana dilini yabancı dillerin salgınından koruyarak kendi yapısı içinde işleyip zenginleştirmeye çalışmakla gösterilir. Bu da sanatçıların, bilginlerin ve eli kalem tutan bütün yazarların görevidir. Dilini doğru kullanmayı beceremeyenlerin, yabancı kelimeleri dillerinden bir türlü söküp atamayanların, ana diline sevgiden ve saygıdan söz etmeleri gülünç olmaktan öteye geçemez. Konuyu...

(’Ey oğul, beni şu şol gümüşlü kümbete koyasın.) Takvimden bir sayfa daha koparılarak geçer zaman. Târih, düşen yaprak, akan su, solan tendir şehrin aynalarında. Bittiği yerden yeniden başlanır okunmaya. Kartacalı Hannibal nereden bilebilirdi ki Bithynialı Prusias’a kurdurduğu bu şehre bir gün gelip sığınacağını? Taş ve bronz bilezikler… Athena büstü, Apollon heykeller…

Felsefeye ilişkin söylem rejiminin Batı’da da, özellikle 20.yüzyılda, radikal dönüşümlere tanıklık ettiğini biliyoruz. Richard Rorty, ‘Essays on Heidegger and Others’da ,’Felsefe nasıl bir etkinlik olarak kavranmalı?’ sorusuna, 20.yüzyılda üç ayrı cevap verildiğini belirtiyor: Felsefenin, Husserl’in ‘Bilimsel’, Heidegger’in ‘Şiirsel’ ve Dewey’in ‘Siyasal’ bir etkinlik olarak kavranması gerektiği konusundaki cevapları...

Kırmızı Kitaplar

Ötüken Yış
GÜNEŞLİ BİR NÎSAN GÜNÜ
Turgut GÜLER
Türk Felsefesi
Kırmızı Yazılar
GÜN BATIMI
ERMENİ TEHCİRİ SIRASINDA SAĞLIK SORUNLARINA KARŞI ALINAN TEDİRLER VE UYGULAMALAR
GURBET YOLU

Yayınlar

TÜRK EDEBİYATINDA ANLAMIN MERTEBELERİ KAVRAMLAR-EDEBÎ TÜRLER-BAZI ESERLER Bu araştırmanın en önemli amaçlarından biri edebî eserin dünyasına girmeye mâni olan endişelerden mümkün olduğu kadar uzak bir şekilde onların günümüze taşıdığı mesajı anlamaya çalışmaktır.
Gönlümden... Ufuklar Ardı Bizim Babamın ezberinde bir çok şiir vardı. Okuduğu güzel sözleri, şiirleri, kıssaları hemen kısa kısa not ederdi. Bir...
Şeyh Edebâlî’nin Osman Gâzî Beğ’in Düşünü Yormasıdır:  “Kara Osman Beğ’imizin atası hörmetli Ertuğrul Gâzî, geçen gün yanına Dursun Fakı ile Samsa...
Yazar         : Prof. Dr. Emine YENİTERZİ Yayınevi        : Selçuklu Belediyesi...
e – KİTAP Yazar : Suzan ÇATALOLUK Sayfa sayısı :139Yayın Numarası: 20e - Yayın Numarası: 6Hikaye serisi : 3Yayın Tarihi: Kasım...
Avrupa Birliği çerçevesi içinde oluşturulmaya çalışılan “Avrupalı kimliği” bir inşa çalışmasıdır. Kuzeydoğuda Ruslar Avrasyacılık ile başat iradenin Ruslardan...

Biyografi

Menâkıb-ı Mustafa Safî müellifi Derviş İbrahim Hilmî Bey’in kendisinden üç yaş küçük olan kardeşi Muhammed Zühdî Bey, Boluludur ve Mudurnulu Halil Rahmî Efendi’nin halifelerindendir. Kendilerinin doğum tarihi bilinmemektedir. Mezarında H. 1276 (M. 1859) senesinde vefat ettiği kayıtlıdır. Bugün...
Yahya Kemal Beyatlı, kendi kuşağına ve daha sonraki kuşaklara mensup birçok şairi yazarı ve kültür adamını etkilemiş bir şairdir. Onun meydana getirdiği etki...
Makedon isyancılar Cemile'nin annesini, babasını katlediyor. Henüz beş yaşındaki Cemile'yi de süngülemişler, öldü diye bırakmışlar. Saatler sonra Osmanlı...
Sanatçı ve Devlet Adamı Gece on buçuk sularında kapısı çalınıyor Alaeddin Bey'in, kapıda polisler. Cumhurbaşkanı Celal Bayar hanım öğretmenler için...
Alaeddin Bey 19 Kasım 1994 de Harbiye Kültür Konser Salonunda hicaz bir şarkı okuyor. "Kimseyi böyle perîşân etme Allâh'ım yeter, Uyku tutmaz, bir...
Alaeddin Yavaşça 1945 yılında İstanbul Erkek Lisesini birincilikle bitirir ve tıp fakültesi imtihanlarını kazanır, tıp tahsiline başlar. Son sınıfta...

Şiir

Geçen ay, kitabevlerinin raflarında kendine has kokusuyla, rengiyle, sesiyle arzı endam eden bir şiir kitabı; baharın kelebekleri, portakal çiçekleri, Arap bülbülleri gibi Çukurova’ya inip bizim fakirhânenin de kapısını çalıverdi. “Ufuklar Ardı Bizim” diyerek gelen Ötüken menşeli bu kitabın...
Ahmet Muhip Dıranas modern Türk edebiyatında hece şiirini Necip Fazıl ve Ziya Osman'la birlikte en iyi temsil eden şairlerden biridir. Hece şiiri...
Bekir Sıtkı Erdoğan (d. 1936), Karaman doğumludur. Asker olmanın şi­irine kattığı zengin bir doğa kültürüne sahiptir. Cumhuriyetimizin 50. Yıl...
Behçet Necatigil'in kısacık uzun hayatına bakanlar, onun okuldan eve, evden şiire gittiğini görürler. Yaşamına, ailesinin tanıklığına, mektuplarına,...
Kıyâmetler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin?             Şâir! Hangi şâir? “Şâir değildir” diye...
Mehmet İsmail’in “Ağaçdelen” Şiirini Yeniden Yazma Denemesi: Göy Gapımı Ağaçdelen Döy De Bax! -Türk Dünyasının gururu Prof. Dr. Mehmet İsmail’e sekseninci...

Öykü Roman Masal

“(…) kendime erkek ve kadın hizmetkârlar edindim,  kendi evimde doğan hizmetkârlarım oldu, ayrıca                                                      ...
Kültür kelimesi insan faaliyetlerinin en incelikli olanlarına verilen ad olarak ifade edilmektedir (Eagleton, 2016, s. 9). Bu kavram, Klemm tarafından...
Türk edebiyatının daima ağır basan kefesi, Türklüğün ortak değeri Dede Korkut Hikâyeleri; mitoloji, tarih, sosyoloji ve kültür gibi alanlarda kaynak...
1. EDEBÎ METİNLERİN FİLME AKTARILMA SÜRECİ İlk edebi eserler bilindiği gibi çok eskiye dayanmaktadır. Buna örnek olarak taş üzerine oyularak yazılan...
Balkanlarda 500 yıldan fazla hüküm sürüp bünyesinde onlarca etnik azınlığı barındıran Osmanlı Devleti, batılı sömürgeci devletlerin de çabalarıyla...
Sevinç Çokum, ilk romanlarında ‘millî kültür ve millî bilinç’ etrafında çeşitli meseleleri konu alır. Son romanlarında ise ferdin etrafındaki kültürel dünyayı...

Mülâkat/Söyleşi

Önünüzde tarihi bir kapı var ve siz bu kapıyı elinizde avuç alanınızı aşan bir usta elinde düğülmüş bir açar ile sözün kapısını açtığınızda gelenek ve şiir üzerine döşediğiniz, ruh ve gönül işçiliği ile süslediğiniz şiir otağı nasıl meydana geldi? Soruyu daha çok şiir ve gelenek bağlamında...
Kadıköy'deki Gençlik Kitabevi'nde 11 Nisan 1987 günü düzenlenen toplantıda konuk Necati Cumalı'ydı. Soruları yanıtlayan Cumalı, kadınların daha gerçekçi ve...
Şair Figen Özer, İstanbul Yazarlar Birliği Salonunda Şiirseverlerle Buluştu:  "Kalemin Ucundan Gönül Burcuna" Dr. Özlem Güngör Haberi: Yazarlar...
Türk edebiyatına en iyi romanlarını vermiş olan Halide Edip, şimdi de yurt dışından mecmualarımıza ara sıra yazdığı fıkralar ve yaptığı yeni neşriyatla yeni...
Konya’nın Seydişehir ilçesinde ressam olarak tanınan Fatma Kırdar’ın ünü gün geçtikçe yaşadığı şehrin dışına taşarak Ülke geneline yayılmış. Genç yaşta eşini...
Konuşan: Selçuk KARAKILIÇ Öncelikle, morfolojik özellikleri incelendiğinde türkünün yüzyıllar öncesinden toplayıp getirdiği anlam yekûnunu nasıl bir...
İrfan Meclisi
İrfan Meclisi
Tarih Gezgini
Tarih Gezgini
İrfan Meclisi
İrfan Meclisi
Edebiyat Sohbetleri
Edebiyat Sohbetleri
Pazar Okumaları
Pazar Okumaları
Gökçe Kızın Dünyası
Gökçe Kızın Dünyası

digertumyazilar

Yılbaşını bilmem ama her yılın sonunda çocukluğumdan beri süregelen “Yılbaşı kutlanmalı mı, kutlanmamalı mı?” tartışmalarının ülkemizde bir gelenek hâline geldiğini...
Alaeddin Bey 19 Kasım 1994 de Harbiye Kültür Konser Salonunda hicaz bir şarkı okuyor. "Kimseyi böyle perîşân etme Allâh'ım yeter, Uyku tutmaz, bir ümit yok, gelmiyor hiçbir...
Menâkıb-ı Mustafa Safî müellifi Derviş İbrahim Hilmî Bey’in kendisinden üç yaş küçük olan kardeşi Muhammed Zühdî Bey, Boluludur ve Mudurnulu Halil Rahmî Efendi’nin...
Sanatçı ve Devlet Adamı Gece on buçuk sularında kapısı çalınıyor Alaeddin Bey'in, kapıda polisler. Cumhurbaşkanı Celal Bayar hanım öğretmenler için bir yemek vermiş. Sohbet...
Türk edebiyatının daima ağır basan kefesi, Türklüğün ortak değeri Dede Korkut Hikâyeleri; mitoloji, tarih, sosyoloji ve kültür gibi alanlarda kaynak durumundadır. İçeriğinin...
Yahya Kemal Beyatlı, kendi kuşağına ve daha sonraki kuşaklara mensup birçok şairi yazarı ve kültür adamını etkilemiş bir şairdir. Onun meydana getirdiği etki ve bıraktığı iz,...
Mehmet Kaplan, üniversitelerde, sanat, edebiyat ve kültür çevrelerinde tanınmış bir edebiyat araştırmacısı; eleştirmen, denemeci, “müşfik ve müşvik bir hoca”, kültür adamı,...
Alaeddin Yavaşça emanetini teslim etti. Beşiktaş'taki Yahya Efendi Türbesi Haziresi'ne defnedildi. Yahya Kemal diyordu ya "Kökü mazide olan atiyim" diye. Tam Alaeddin Yavaşça...
Alaeddin Yavaşça 1945 yılında İstanbul Erkek Lisesini birincilikle bitirir ve tıp fakültesi imtihanlarını kazanır, tıp tahsiline başlar. Son sınıfta bir fasıl toplantısındadır....
Türk illeri dünyanın en eski illerinden olarak, dört bin yıla yakın keçmişl a rind a Asya, Afrika ve Avrupa qitelerine yayılmışlar ve oralarda büyük millet ve devletler...
Makedon isyancılar Cemile'nin annesini, babasını katlediyor. Henüz beş yaşındaki Cemile'yi de süngülemişler, öldü diye bırakmışlar. Saatler sonra Osmanlı askeri bulmuş,...
Oğuzların atası Oğuz Han ve oğullarının destanını anlatan başlıca iki kaynak vardır. Bunlardan birincisi Paris Milli Kütüphanesi’nde bulunan Uygur yazısıyla yazılmış, eksik tek...
"Bugün dünya birbirine zıt iki yere parçalanmıştır: zalimler ve mazlumlar. Niçin bu insanlardan birisi parasının gücü ile sanat öğrensin, eğitim alabilsin; diğeri ise bütün...
“Tarihî çeşmeler zamanın gözleridir. Geçmişten geleceğe bakarlar. Hiç ummadığınız bir köşe başında bile tarihin şahitleri olarak karşınıza dikilirler. Siz önünden geçip...
Bu iddialı sözün altında “Nâşir ve Muharrir İsmail Gasprinski” imzası var. Yani Türk dünyasının “dilde, fikirde, işte” birliğine hayatını vakfetmiş Gaspıralı İsmail Bey’in imzası…
Hoparlörü tıklayıp seçtiğiniz alanı dinleyebilirsiniz Powered By GSpeech